 | | ISBN13 978-605-316-471-5 | | 13x19,5 cm, 144 s. |
Liste fiyatı: 285.00 TL İndirimli fiyatı: 228.00 TL İndirim oranı: %20 {"value":285.0,"currency":"TRY","items":[{"item_id":"11666","item_name":"Kabalık Çağı","discount":57.00,"price":285.00,"quantity":1}]} |
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et | Diğer kampanyalar için |  |
|
| | Kabalık Çağı Özgün adı: The Age of Rudeness Çeviri: Bülent Kale Yayıma Hazırlayan: S. Melis Baysal, Savaş Kılıç Kapak Tasarımı: Emine Bora |
Toplumsal sarsıntılar karşısında bile kabuğundan sıyrılamayan, başkalarıyla kader ortağı olduğunu unutmuş insan, hissizliğe gömüldüğü kış uykusundan uyanıp başkalarıyla empati kurarak demokrasiyi baştan filizlendirebilir mi? Neoliberalizm kıskacında, iyisiyle kötüsüyle yaşadığı her şeyin tek sorumlusu ilan edilen birey, mükemmeliyetçilik beklentisi ile yetersizlik hisleri arasında sıkışmış durumda. “Her koyun kendi bacağından asılır” şiarıyla girdiği yarışta bir yandan kendini pazarlarken diğer yandan başkalarının celladına dönüşüyor. Ne var ki içini kemiren o “yeri doldurulabilir olma” hissinden kurtulamıyor. Renata Salecl acımasızlığı huy edinmiş, kabalığın meziyet sayıldığı günümüz dünyasını masaya yatırıyor; önündeki dev aynasından ötesini göremez, “ben” demeden iki kelam edemez hale gelmiş, ölçüsüz hırsları, sabırsızlığı, kibri gurur nişanesi gibi taşıyan insanın düştüğü açmazları gözler önüne seriyor.  | İÇİNDEKİLER |
Türkçe Baskıya Önsöz
Neoliberalizmin Patolojisi Mecburen Mutlu Büyüklenmek Manipülasyonun Âlâsı Mükemmeliyetçilik Tiranlığı Dostluk Bankları Zevklerin Evrenselleşmesi
Vahşi Kapitalizm Acımasızlık ve Tükenmişlik Acımak Yok: Ne Kendimize Ne Başkalarına Çöp Kutusu Orijinal İmitasyon Sömürüye Duyarsızlık
Nezaketin Maskesi Düşünce Kabalık Çağı Doğal Görülendeki Şiddet Sahtekârın İdeali Üniformalar ve Maskeler
Uyuşukluk Siyasete Karşı Apatinin Sonu mu? Apatiye Kapılma Hakkımız Var mı? Uyuşukluk ve Otoritarizm Dinginlik İsteği
Dünya Nereye Gidiyor? Boş Yer Olarak İktidar Geri Dönüş Yoksa Tavuskuşu Dansı ve Medya Aynaları Örtmek Felaketbilimi
 | OKUMA PARÇASI |
Neoliberalizmin Patolojisi, Mecburen Mutlu,s. 15-17 Eskiden ücretli emek yaşamanın kaçınılmaz yanı, bir tür zorunluluk, işçinin hazzetmediği bir durum olarak görülürdü. İşçiler maaşları, hakları, serbest zamanları artsın, çalışma şartları ve kazancın paylaşılması üzerindeki söz hakları güçlensin diye mücadele ederdi. Bugün bir yandan emeğin değeri düşüyor, işçilerin gerek örgütlenme gerek başka haklar uğruna mücadele etme imkânları günden güne azalıyor ama bir yandan da üzerlerindeki baskı gitgide artıyor: emeklerini kendilerine keyif veren, kendilerini ifade etmelerini sağlayan, yaratıcı oldukları duygusunu yaşatan bir uğraş olarak görme baskısı. Peter Fleming Avustralya’daki bir çağrı merkezi üzerine yürüttüğü çalışmada bugün pek çok şirketin ideolojisinde mutluluk düşüncesini temel aldığını gösteriyor. Söz konusu şirketteki çalışanlar kendilerine has yanlarını göstermeye, kendileri gibi davranmaya teşvik edilip duruyordu. İlla belli ideallere uymalarının gerekmediğine, farklılıkları yüzünden cezalandırılmaktan korkmalarını gerektirecek bir durumun bulunmadığına ikna olunca, çalışanlar rahat olduğu söylenen bu ortamda özgürlüklerinin artacağını düşündü. Tam tersi yaşandı: Farklılığı teşvik eden ideoloji yeni kontrol biçimleri yaratmaya başladı. Fleming buna “neonormatif kontrol” diyor. Çalışanların işyerinde mümkün olduğunca rahatlamasını teşvik eden firmalar mesela Facebook ve Twitter’daki hareketlilikleri üzerinden hayatlarını daha da ... | Devamını görmek için bkz. |  |
 | ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER |
Pınar Öğünç, "Hoyratlık özgürlüğü, kabalığın hakimiyeti", evrensel.net, 13 Haziran 2026 2020'deki seçimlerin hileli olduğunu söylüyor. “Kanıtınız var mı?” diye soruyor kadın gazeteci. “Bir sürü kanıt var” diyor, “muazzam kanıt var, istemediğin kadar...” diyor soluksuz. Şimdi de Kaliforniya'da aynısının yaşandığını söylüyor. Tekrar soruyor gazeteci “Kanıtınız var mı?” İyice sinirleniyor, yüzünün turuncusu üç ton koyulaşıyor, “Bakmam yeter” diyor. Sonra duraksız onu desteklemeyen medya kuruluşlarını sıralıyor, o an konuştuğu kanalın bile farkında değil, “Hepiniz sahtekarsınız” diyor. Gazeteci araya girdikçe “Sen de sahtekarsın ya da aptalsın” diyor. Dışarıdan yağmur sesi geliyor, “Yağmurun altında seni dinledim bir saat” diye bağırıyor, sanırsınız açık havada sırılsıklam olmuş. Söyleşiyi tamamlamayacak, söylene söylene kalkıp gidecek. Kibirli, saygısız, kaba, manipülatif, cahil. ABD Başkanı Donald Trump, gerçek bir kişi olmasaydı da bu zamanları özetlemek için bir karikatür olarak yaratılabilirdi. Tersinden de bakmalı, onu da bu zamanlar doğurdu, büyüttü. Geçen hafta NBC News'tan Kristen Welker'ın programındaki bu gösteri, sadece tazeliğiyle anılmayı hak ediyor, yoksa Trump hep Trump. Bu söyleşiyi izlememin ertesi günü Renata Salecl'in yeni çıkan kitabı Kabalık Çağı'nı okuyorum. Slovenya doğumlu Salecl, felsefe ve sosyoloji eğitiminin ardından yan çalışmalarıyla hukuk, kriminoloji ve psikanalizi, çağa bakışına ekleyen bir fikir ins... | Devamını görmek için bkz. |  |
Kerem Gürel, "Sürgündeki zarafet: Neoliberal çağda narsisizm ve kabalığın yükselişi", gazetepencere.com, 21 Haziran 2026 Nezaketin yani o ince ve kırılgan bağın insan ilişkilerinden yavaş yavaş çekilmesi, yalnızca bir ahlaki çöküş hikayesi değildir. Bu aynı zamanda çağımızın ekonomik ve politik ruhunun kaçınılmaz bir tezahürüdür de. İnsanın diğer insanla kurduğu bağın yerini bugün insanın diğer insanla girdiği rekabetin alması da tesadüfi bir süreç değil. Yaşantımızın her yerine sızan o vıcık vıcık, yapışkan kapitalizm ve onun son yarım yüzyıldaki en keskin formu olan neoliberalizm, sadece piyasaları değil, insan ruhunu, arzularını ve tahammül sınırlarını da yeniden inşa etmekte. Dünyanın önde gelen sosyal kuramcılarından David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi adlı eserinde bu dönüşümün yapısal köklerine iner. Harvey’e göre neoliberalizm, salt bir iktisadi model değil, her türlü insani eylemi piyasa mantığı içine hapseden bir politik projedir de. Bu sistemde sosyal koruyuculuğundan vazgeçen ve vatandaşın sofrasından kalkan devlet, sermaye sahiplerinin masasına oturmakta ve bireyi piyasanın acımasız dalgalarıyla tek başına yüzleşmek zorunda bırakmaktadır. Kapitalizmin o erken dönemlerinde insan, emeğini satan bir araçken, içinde bulunduğumuz bu neoliberal çağda insan, bizzat kendisini yönetmesi, geliştirmesi ve pazarlaması gereken bir şirkete dönüşmüştür adeta. Bu kendi kendinin girişimcisi olma zorunluluğu, toplumsal dayanışma... | Devamını görmek için bkz. |  |
|