ISBN13 978-605-316-419-7
13x19,5 cm, 136 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Asuman Susam, "Ardından, sessizlik", librekultur.com, 1 Ocak 2026

“Anneden kalan kumaş parçaları, maskeler, düğmeler, dikiş makinesi, dikiş malzemeleri bir duygulanım arşividir artık. Bu nesnelerle anlatıcının kurduğu duygu bağı bir yanıyla bir aktarım krizinin önlenmesi çabasıdır.”

“Yas, ölenin diliyle konuşabilmeyi mümkün kılan sessizliğin terbiyesidir.”

Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi [1]

“Ölüye ses vermek değil, onunla birlikte susabilmek, başka türlü bir etik doğurur: Temsilsizliğin estetiği.”

Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi

Bazı metinlerle aranıza mesafe koyamazsınız, bunun nedeni çoğu zaman kişiseldir. Miray Çakıroğlu ile pandeminin yakıcı günlerinde Bornova Büyük Park’taki Atatürk Heykeli’nin yakınlarında bir bankta, bir tür taziye dertleşmesinin içindeyken o da ben de bu ağır duygusal sürecin Annem’e [2] dönüşeceğinden habersizdik. O günden aklımda kalan en temel şey, bir süre önce annesini ani bir kalp kriziyle kaybetmiş, yas süreci devam eden biri olarak deneyim bilgiçliği yapmak gafletine düşmekten duyduğum korkuydu. Acının tarifsiz bilgisi, söylenecekleri sese dönüşmeden anlamsızlaştırıyordu. İçim, aklımdan geçenleri söylemek yerine, onun omzunda iyileştirici bir dokunuş olmak istiyordu. O gün kelimelerle, sesler, sessizliklerle öyle bir dokunmanın içinden geçtiğimizi biliyorum.

Susarken, dinlerken kendi yasımın dar kapısından geçip başka bir eşik daha atlamakta olduğumu seziyor ama aklımla bunu bilmiyordum. O gün Miray’a annemin gidişinden sonra onunla başka, hiç bilmediğim türden yeni bir ilişki başlattığımdan söz ettiğimi hatırlıyorum. Kelimelerin dışında bambaşka. Annem müthiş yetenekli bir terzi ve daha bir çok şeydi. Ondan sandık dolusu kumaşlar, biçilip provası yarım kalmış, üzeri teğelli giysi parçaları, nakışlar, iğne oyaları, beyaz işler… Aklınıza gelebilecek bu türden ne varsa bir yığın kalmıştı. Bu kalanların benim yas nesnelerim olduğunu, onlarla acımı yatıştırmaya, annemle bir bağ kurmaya başladığımı epey sonra fark edecektim. Benim içim, annemle rengarenk ipler, kumaşlar, iğneler, envayi çeşit dikiş araç gereciyle bir konuşma başlatmıştı. Miray ile annelerimizin ortak özelliği bu kumaşlar, ipler, düğmelerdi sanıyorum. O nedenle Annem’in kitap kapağı ile ne zaman karşılaşsam ben, daima o günün içinden tekrar tekrar geçiyorum.

Yas metinleri okumayı tecrübeye dönüştürüyor

Miray’ın yasını yaşarken kendine sessizlikleri, boşlukları, kekemelikleri olan ve hatta buraları önceleyen bir dil aradığını biliyordum, o dille ne yapacaktı bunu bilmiyordum. Yazdıklarını bana okumam için emanet ettiğinde kendi yarıklarımın, boşluklarımın zonklayarak bu denli su toplayacağını kestirememiştim. Bildiğim, bu dil yapıta dönüştüğünde onunla yazarak konuşma arzumdu, bilmediğim bunun ne kadar zor olduğuydu. Şimdi önümde yazdan kalan kekeme, okunaksız yazı notları, taslak pasajlar var. Tamamlanmayı bekliyor. Ve biliyorum ki yas metinleri, okumayı bir tecrübeye dönüştürüyor.

Annem öldü. Bu çok basit bir cümle. Ama dünya artık hiçbir zaman benim için basit olmayacak.

Roland Barthes, 26 Ekim 1977 [3]

Yas üzerine düşünülmesinden daha zor olanı konuşmak. Hele ki bu, intihar gibi yası başka türlü istikrarsızlaştıran, zorlaştıran bir şeyse. Ölüm bize ne yapar ve biz onu alt etmek için dille ne yaparız? Annem, buna dair sorular soran ama yanıtlar vermeyen bir yapıt. Paramparçalık nasıl bir bütüne, acıdan dağılmış, kaybolmuş belki unutulmuş sesler, nasıl bitişip sabit anlamlarla örülü bir anlatıya dönüşebilir?

Yazar-anlatıcının kişisel bir felaket tecrübesi olarak yaşadığı kaybın ardından dile dönüştürdüğü Annem, kaybın yarattığı yas duygusunun hem kişisel hem kolektif boyutlarını, duygulanımsal salınımlarını, ölümün toplumsal görünmezliğini, ihtimam duygusunu okuyanlara da geçirerek sorgulatan bir metin. Annem, telafisi mümkün olmayan ölümün yarattığı tahribata karşı dil içi bir teselli, şifa, onarılma arayışı. O nedenle konuşturan değil duyulmayı arzulayan bir metin. Kişisel kayıptan, toplumsal yas kültürüne, gündelik hayatın kırılgan yapılarına, toplumsal ve politik yapıların yetersizliğine dair çok geniş bir ağdan yankılanıyor. Yazıyla kurduğu ilişkiyle yazar-anlatıcı, yasın bedensel, mekânsal, politik ve duygulanımsal boyutlarını can havliyle kazıyor, ortaya ne çıkacak bilmeden… Belirecek olan, süreç sonunda… Tıpkı okurun okuma nihayete erene dek kendine olanları tam da sökemeden metni okuması gibi.

Annem; yası, kaybın ardından gelen bireysel bir süreç olarak görmeyi reddeden bir metin. Gidenin ardından yaşananlar, görünmezleştirilen birçok şeyle de ilgili. Anlatan, yalnızca acının dilinden seslemez, öfkesi toplumsal olana da dönüktür; akrabalar, toplum, sistem… Bir çokluğu da karşısına alır. Yas günleri ilerledikçe, durumu sorguladıkça bir intiharın asla bireyin içsel krizi ile açıklanamayacak kadar çok aktörlü olduğunu; toplumsal olduğu kadar, politik ve ekonomik uzantılarıyla girift bir sorun olduğunu da deşifre eder. Farklı dinamiklerin iç içe geçtiği, birbirinin üzerine katlandığı ya da birbirinin üzerinden açıldığı parçalı bir anlatı vardır karşımızda. Annem’deki ses, yas sürecini tanıklık, kırılganlık, beden, mekân, nesneler ve yazı ile kurduğu bağlar, bağlantılarla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır.

Ağır bir kaygı bozukluğu sonrası yaşanan olay, pandemi sürecinin neden olduklarıyla intiharı, kolektif olanla da ilişkili kılar. Toplumsal çaresizlik, bireysel trajedi birbirine dolanıktır. Geride kalanın yineleyerek sorduğu “ben ne yapabilirdim?” sorusu, ölüm gibi tanıklığı da telafinin imkânsızlığıyla trajik yapar. Tanıklığın yükünü ağırlaştıran kuşku sorusu: Daha dikkatli ve özenli olsaydık kurtarabilir miydik, döndürebilir miydik onu? Bu yakıcı hal, yinelenen soruyla değil yalnızca olaya geri dönüşler, tekrarlarla yarayı büyütür. Buradaki apaçıklık, doğrudanlık parçalanmayı da sürekli kılar. Yasın en ağır ve ağrılı tarafı, o ana kadar olanlar değil; olmamış, olamamış, oldurulamamış olanlardır. Anlatı ağır ağır zamandan koparılmış bir yüzleşme mekânına dönüşmektedir. Beden ve ev de öyle.

Her şeyin ağır karışıklığında. Hasar vermekten korktuğum bir mumya gibi tutuyorum kendimi. Aşırı bir hareketle sanki dağılmaya başlayacak. Kendim derken, üstüme giydirilmiş şeyi koruyorum. Ben hareket ettikten ancak birkaç saniye sonra hareketimin yönünü izleyebilen başka biri var üstüme giydirilmiş ve kendim diye sorumlu olduğum. O hareket edemiyor, incinebiliyor yalnızca. Eğer varlığını duymuyorsam ve yalnız hareket edebiliyorsam o dengede demektir. Ani bir hareketle onun dengede durduğu yerden oynatmışsam yalpalatarak bana yönümü şaşırtıyor.” (s51)

O örtük öfke…

İntihar itkisi içeriden gelse de nedenleri ve çoğu zaman önlenemezliği dış etmenlere bağlıdır. Yaşamın içten ve dıştan basınçla, zora dayalı, doğal olmayan bir biçimde sonlanması kaybın kabulünü ister istemez başkalaştırır. Yasın kamusal alana taşarak ritüelleşmesi de bu kabul kadar zorlayıcıdır. En yakın tanıklar için bu sürecin kaçınılmaz sonuçlarından biri melankoli. Kaybın telafisizliğinin yanında olayın önlenebilirliği duygusuna atılan çapa, derin dip dalgalara kapılmasına yol açar tanığın. Yoğun keder, anlamsızlık, yoksunluk, huzursuzlukla gelen duygusal çöküntüye yutulur insan. Doğal olmayan, kendiliğinden gelmemiş bir ölümde yiteni, şimdide tutmaya yönelik tüm uzlaşmaları, rıza ve tevekkülü reddeden bir yan vardır. Örtük bir öfke.

Pandeminin, büyük kapanmanın tek tek bireylerde ve kolektif olarak da toplumda derin bir ölüm korkusu yaratması kaçınılmazdı. Anne, bu koşullarda tam bir “varlık unutulmuşluğu” [4] hissiyle kuşatılmıştır. Varlığın anksiyete ile yoklanması, hem içeriden hem büyük ölçüde koşullar nedeniyle dışarıdan gelen kayıtsızlık, yoksunluk ile iç sarsıntıların bir türlü yatışamaması, sözsüzlükle gelen boşluk, anlam yitimiyle başa çıkamayanın içinden kabaran karanlığı dindirme yolu olarak seçilen son. Hayattan vazgeçmekten çok içerideki hayaletleri yok etme girişimi. Metin boyunca tekrarlanan “ne yapabilirdim?” sorusuna yapışık “kurtarabilir miydik?” sorusu örtük olarak bu nedenle tekrara dahildir.

Ölümün haysiyetini korumak ya da bazen geri kazanmak adına, yapılan ritüellerin, yas pratiklerinin doğrudan bir ilgisi var. Bu, bir anlamda varoluş halini ölene başka bir biçimde yeniden vermek. Varlığa, gitmekle açtığı boşluğundan yeniden anlam ve değer kazandırmak. Bir tür gelenek aktarımı olan bu törenselliğin, yitip gitmiş olanın bu dünya ile, yaşayanlarla, dolayısıyla gelecekle ilişkilerini düzenlemek, bunu yeniden kurmak için anlamı ve değeri büyük. Kalanların, tanıkların hafızasında artık burada olmayanın yeni bir yaşam kazanması böyle mümkün olabilir. Yası tutmak, hakkı teslim etmek, bir zamanlar mevcudiyette olana ama şimdi yerinde doldurulamaz bir boşluk bulunana gösterilen hürmet, kalanların huzuru için gereklidir. Bir anlamda acıyla gelen tekinsizliği defetmek, acıdan bir iyilik kurmak olarak da duyulabilir bu.

Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi’nde anımsattığı gibi yas yalnızca bir acının değil, bir terbiyenin, bir sessizlik pratiğinin ve temsilsizlikle kurulan etik ilişkinin adıdır. Miray, bu terbiyenin deneyimini bedeni, hafızasıyla; mikro arşive dönüşen eşyalar ve mekânlarıyla girift bir kurgu içinde yazıya döker. Anneden geride kalan nesneler, fotoğraflar, mekânlar arasında dolanarak onunla suskunlukla paylaşılan yeni bir varoluş biçiminin peşine düşer. Bu varoluşta anlatmak kadar hatta ondan daha çok sessizlikler vardır. Bir yapıta dönüşen bu yazınsal arzuda okura, sessizliğin derinden duyulduğu yerden, kendi deneyimine yoldaşlık çağrısı da vardır.

Ölüm bir boşluk değil, bir yer değiştirme değil: Ölüm, bir şiddet.

Roland Barthes, 8 Kasım 1977

Boşluk ve sessizlikle kurulan dolaylı diyalog

Annem, bir yanıyla gidişin biçimi nedeniyle bir tanıklık krizi olarak duyurur kendini. Anlatıcının metninde tekrarlarla annenin ölümüne geri dönmesi, tanıklığın kelimelere dökülmesindeki imkânsızlığı söyler gibidir. Geri dönüşler, dildeki kekemelik, yapıdaki parçalılık, ifade edilemeyenin etrafına sessizliği örerek anlatıya dahil eder. Tıpkı Agamben’in “tanıklık edilemeyen tanıklık”lığındaki gibi kaybın yarattığı boşluğun etrafında, bir ayindeymişçesine dolana dolana bir yas anlatısı yaratılır. Bu boşluk ve etrafına örülen sessizlik yalnızca bir eksikliği vurgulamaz, ölenle kurulan dolaylı bir diyaloğu da içerir. Zeynep Sayın’ın ifadesiyle, burada “yas, ölenin diliyle konuşabilmeyi mümkün kılan sessizliğin terbiyesidir.”

Judith Butler’ın [5] “bedenin kırılganlığı” kavramını bize hatırlatan, annenin kaybı öncesi yaşadığı derin kaygının bedenden taşan ve bedenle konuşan yanları, annenin yaşam içinde git gide görünmezleşen varlığının ve acısının en somut yansımaları. Yası tutan da bedeni felç eden, eylemsizleştiren bu acıyla baş etmeye çalışırken bedenin, hafızanın, acının, öfkenin ve aynı zamanda direnmenin de taşıyıcısı olduğunu fark eder. Beden acıdan bir haritadır artık. Annenin intiharının tetikleyicisi sistemin kuşattığı, hapsettiği, sınırladığı halleriyle mekânlar, bireyin ruhsal çöküşünün yeri, sembolü gibidir.

Anlatının kimi bölümleri çamaşır ipi, kumaşlar, dikiş malzemeleri, saksılar gibi duygulanım nesneleri ile doludur. Gündelik nesnelerin taşıdığı duygulanım yükü kaybın yarattığı boşluğu daha da genişletir. Telafisizliği ve “o artık yok”u en derin bu nesnelerle dolup taşan mekânlar verir. Yasın haritası bunlarla oluşur. Ölümle dilsizleşen mekânda, bu gündelik nesnelerle anne ile dolaylı diyalog kurulur. Anlatanın gezindiği yerler, yasın hafıza sahasına dönüşür. Görsel ve duyusal hafıza mekân ve nesneleriyle yeni bir yaşama başlar. Yazı, bu suskun mekânlara anlam ve yön kazandırmaya çalışır.

Konuşulamayan Ölüm, Kamusal Sessizlik yazarın öfkesini katlayarak artıran bir şeydir. Bununla nasıl başa çıkılır? Annenin hayatının biricikliği, ölümlerden bir ölüm değil isyanı ve kaybın varlık olarak değerini görünür kılma, iade etme çabası da bu öfkenin içindedir. Anlatıcı, annesinin ölümünü görünmezliğinden ve sessizliğinden kurtarmak, onu konuşulur hale getirmek ister. Çoğu çabası “özel alan” örtüsüyle perdelenir; akrabalar, yakınlar, komşular tarafından. Bireysel yasın kamusal taleplerle kesişim yerinden bir çığlık, bir yırtılma olarak okunabilir. Sağlık Bakanlığı’na atılan tweet:

Sağlık Bakanını etiketleyerek paylaştığım tweet

11 Aralık 2020, 05:15

Keyfi hafta sonu yasaklarının yeniden geldiği ilk Cumartesi

annem iç sıkıntısını fazla taşıyamadı. Sabaha karşı annemin

uyanık olduğunu fark eden babam anneme süt kaynattı ve üç

saat dayan, yasak bitsin de çıkalım evden dedi. Annem kendini

balkondan attı. @drfahrettinkoca” (s.34)

Metinde açılan eleştirel damar, sınıfsal eşitsizliklerle yas deneyimi arasındaki bağa işaret eder. Sessizlikle geçiştirilmek istenene itirazını, kimi zaman itaatsizlikle türlü biçimlerde göstermek ister.

Bu ölüme gidişte pandemi ile yaşanan kısıtlar, bu kısıtlarda annenin acısının iyice görünmezleşmesi, önemsizleşmesi, üzerinde o kadar da durulmaz oluşu bir anlamda intiharı bir yavaş ölüme dönüştürmüştür. Bu nedenle bu kayıp ister istemez var olan sağlık politikalarının bedenlerimiz, varlıklarımız, ruh hâlimiz üzerindeki etkisinden ayrı düşünülemez.

Hayata devam etme çabası

Zeynep Sayın’ın belirttiği gibi, “intihar, temsile dirençtir.” Annenin ölümü, yalnızca bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda temsil edilemeyen, görünürlüğü baskılanan bir itirazı içinde barındırır. Annem, bu temsilsizliğe karşı bir direniş, yasın olağanlaştırılmasına bir müdahale olarak okunabilir.

Yaşantı edebiyatının belki de en zor metinlerinden yas metinleri bir yanlarıyla hayata devam etme çabasını da taşırlar. Kayıpla onun açtığı boşluk etrafında dolanarak -ama asla içinden ve o içi doldurmak için değil- yepyeni bir diyalog başlatırlar. Yazı yalnızca acının ifade bulduğu yer değildir, onu yapılandırmak, iyileşmek için bir onarım stratejisidir de. Annem, bu yanıyla ister istemez Roland Barthes’ın Yas Günlüğü’nü yanı başına çağırır. İkisi parçalı yapısıyla benzeşirler. Bu parçalı yapı, iç’in acıyla bölünmüşlüğünün, dünyanın işleyişindeki kesinti ve yarılmanın forma dönüşmüş halidir bir bakıma. İki anlatıda da kayıpların ardından parçalanan zamanın, dilin ve benliğin kendini yeniden yapma ve acıyla baş etme deneyimleri aktarılır.

İç, sadece anneden oluşur. Yer kaplayan başka her şey, atık.

Ben, hiç başlamayan bir şey. Annemi kaybetmek hiç bitmiyor. (s.57)

Anneden kalan kumaş parçaları, maskeler, düğmeler, dikiş makinesi, dikiş malzemeleri bir duygulanım arşividir artık. Bu nesnelerle anlatıcının kurduğu duygu bağı bir yanıyla bir aktarım krizinin önlenmesi çabasıdır. Uzaklık, aldırmazlık gibi türlü nedenlerle anne-kız arasındaki deneyim paylaşımının zayıflığının ya da yokluğunun telafisidir bu. Malzemeler ve fotoğraflarla dolu arşiv metin içinde başka anlamlarla yeniden düzenlenir. Miray, nesneler aracılığıyla annesiyle başka bir dilden konuşmanın olanaklarını zorlar. Bu konuşma yasa dâhildir ve hem anneyle hem yazarın kendiliği ile yeni bir diyaloğun imkânlarını oluşturur.

Annem yapısı, metnin kurgusu ile de felaketin beklenmezliğini ve ondan taşan acıyı gösterir. Klasik anlatı yapısının bütünlüklü örüntüsünün çok dışında, temsil krizlerini boşluklar, sessizlikler, parçalarla taşıyarak anlamı biçimlendirir bu yapı. Fragmantal hal anlamı sürekli kesintiye uğratarak erteler. Anlatı bu nedenle bir son duygusundan uzaktır. Hiçbir biçimde ve yerde sabitlenmez. Her bölümdeki parçalı yapı kaybın acısının ve ağırlığının kontrol edilemez taşan izleri gibidir. Acı gibi metin de öngörülemezdir. Merkezsizdir, bedene acı nasıl yayılıyorsa metne de öyle ağ gibi yayılır.

Metin artık burada olmayanın yokluğuyla, telafisizliğin bilgisiyle konuşur. Boşluğa konuşur; onu doldurmanın imkânsızlığına. O nedenle de bir merkezden ve bir merkeze konuşamaz. Geçmişin hatırlanmasıyla, hatıra olanla boşluğun etrafı örülür. Yazı bu açıdan devam eden yasın ritüellerinden birine dönüştürülmüştür.

Ölüm mitini tersyüz etmek

Annem’in her bölümü, bilindik bir yas anlatısının akışını bozmaya yönelik müdahalelerle doludur. Hepsi ölüm mitini tersyüz etmeye yönelik meydan okumalarla, Arachne’nin dokumaları gibi ipince örülmüş ve üzerlerinde ayrı ayrı durulmayı isteyen özellikteler. “Bedenin Aldığı Biçimler” ve “Rüya”larsa metin içi tekrarlarıyla onları hem ayıran hem bağlayan bir işlevdeler:

İyi misin sorusu acının üst anlatısına ekliyor. Tonlarca ağırlığın altında kalmış, acıdan kıpırdayamaz biri gibi.” (s.31),

Yüzüm ne hale geldi? Dünyanın ağırlığı altında şekil değiştirdiğimi düşündüğüm zaman aynada yüzümün sır vermez görüntüsüne rastladığımdaki şaşkınlık. Sonra yüzümün yer değiştirmediğini biliyorum güveniyle dışarıda olma gözüpekliği. Panik: Yüzümden ne okunuyor?” (s.39),

Kendinin nerede başladığını nerede bittiğini anlamak zorundasın. Etini yapıştığı yerden ne kadar acıtsa da sökmek zorundasın. Elinde ağlayarak tuttuğun seni hiçbir yere kaynaştırmadan öylece beklemeye razı olmak zorundasın. Ta ki elinde tuttuğun şeyi ağlamadan, fırlatıp atmak istemeden, yeni bir ete kaynaştırmaya çalışmadan, elinde onunla gittiğin her yere yürümek artık hiç yanlış durmayacak gibi sahiplenene kadar.” (s.109)

Beden, acıya maruz kalan bir yüzey gibidir. O da acıyla merkezsizleşmiş, bütünlük hissini kaybetmiştir. Acı bedeni işlevsizleştirmiştir; askıda ve eksiktir. Okuyanın anlatıcıyla acı yığının içinden geçerken arınmasına izin vermez metin. Acının ortasında amorf bir beden hissi. Darmaduman, parçalı, eksik; tesellisiz, öfkeli. Şiddetli duygular maddi evrene bedenle geçer.

Duygu iniş çıkışları bedenin istikrarını, metnin kurgusu anlatı istikrarını bozar. Dönüşümde biçim değişirken yeni olunan şey ile yeni bir anlam kazanma söz konusudur; oysa burada bir askıya alınma, durma, donma vardır.

Burası çok dağınık o yüzden parçalara ayırdım. Eşyaların dalgayla yükselip indiği bir iç deniz, hareket halinde. Her şey bir şeye dönüşüyor ve bir şey asla gösterdiği gibi değil. Her şey bir şeye dönüşüyor ve seni tehdit etmeyen hiçbir şey yok.” (s.27)

Yazılma süreci ve biçimiyle farklı bir yapıt

Annem bireysel yası bedene, politik ve kolektif olana dolanık biçimde okutan; yasın bizi yalnızca geçmişe bağlayan bir durum olmadığını, en çok şimdiyi ve asıl geleceği ilgilendiren yeni bir iç yapma derdi olduğunu sarsıcı, keskin bir dille anlatır. Onu diğer yas metinlerinden farklı kılan annenin hayatına son vermiş olması değildir yalnızca, yazılma süreci ve biçimiyle de farklılık taşır. Bu aralar adından sıkça söz ettiren Bahçıvan ve Ölüm de [6] Yas Günlükleri de ölümlerin ardından duygunun düşünce süzgecinden geçirilerek yazıldığı metinlerdir. Miray’sa Annem’i kendi yas duygusunun içinden geçerken, geçtiği anlarda kaydeder. Dolayısıyla metnini doğrudan bir deneyim alanına dönüştürür. Metin olarak zorlayıcılığı ölümün kederini taşıyan duygulardan çok bizi acının tanığı kılma biçimiyle ilgilidir. Bir olay, bütünlüklü bir anlatı okutmaz bize. Burada hiçbir şey tamamlanmaz. Ölümün ve ölüm acısının ortak bir evrensel duygulanım olarak kabul edilmesine de itirazı vardır. Onda, onun olan biricikliği kaydetme derdidir yazıyı mekânlaştıran, biricik tecrübeye açan: “Annemin metin ilerledikçe isimleri akılda tutmanın güçleştiği çok kahramanlı bir trajedinin sahneye çıkarılmış en yeni kahramanı olmasına da razı değilim. Çünkü annem işte. Ona herhangi birinin yakıştırmak istediği hikâyeden fazlası olacak, ona hikâyesi diye verilenden dışarı taşacak bir tarafı.” (s.12)

Yasta temel dert, yitip gideni içeride tutmak, onu kendi varlığımıza katmak. Bu sonsuza dek değişmeye dönük bir kabulü gerektirir. Zordur bu. Bellek yas karşısında daima direnir. Yitip giden yalnızca biri değil o biriyle birlikte inşa edilen tüm bir yaşam bağıdır çünkü. Annem’de bir tür kabul süreci yazının alanından yaşanır. Kaybedilenin yerine geçer yapıt. Bağlılığı içeriye bu yolla alır ve kaybı ben’in bir parçasına dönüştürür.

Metin, unutkanlığı askıya alan, böyle olduğu için de belleği zayıflatan yanıyla hem ilaç hem zehirdir. Annem Miray’ın pharmakonudur. [7] Acısıyla geldiği, acısından belki şifalandığı yer. Bu şifa sanılmasın ki katarsise kendini teslim eden bir uysallığın, teslimiyetin içinden çıkmıştır. Bu şifa, her şeyiyle evrensel, mitsel kabulü olan yasın bozuma, söküme uğratılmasını, yazının alanına taşımasıyla sağlanmıştır. Annem, bildiğimiz yas anlatılarına bu yanıyla bir müdahale, onları bozma girişimi olarak okunabilir pek âlâ.

Notlar


[1] Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, Metis Yayınları, İstanbul, 2018. Metne dön.
[2]Miray Çakıroğlu, Annem, Metis Yayınları, İstanbul, 2025. Metne dön.
[3] Roland Barthes, Yas Günlüğü, Çev: Mehmet Rifat, Sema Rifat, YKY, İstanbul, 2009. Metne dön.
[4] Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, Çev: Kaan H. Ökten., Alfa Yayınları, İstanbul, 2021. Metne dön.
[5] Judith Butler, Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, çev. Başak Ertür, Metis Yayınları, İstanbul, 2005, s. 35. Metne dön.
[6] Georgi Gospodinov, Ölüm ve Bahçıvan, Çev: Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları, İstanbul. Metne dön.
[7] Derrida, Jacques, Platon’un Eczanesi, çev. Zeynep Direk, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2012. Metne dön.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2026. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X