ISBN13 978-605-316-184-4
13x19,5 cm, 344 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Sunuş, Nükhet Sirman, s. 9-13

Yöntem konusunu hem kuramsal hem de yaşanmışlığı ile ele alan bu kitabın Türkiye’de pek bir benzeri yok. Rabia Harmanşah ve Z. Nilüfer Nahya’nın (2016) Etnografik Hikâyeler başlıklı çalışması, saha deneyimlerini aktaran önemli bir derleme olarak bu alandaki ilk yayınlardan biridir. Kitap bir yandan yöntem konusunu ele alırken, diğer yandan derleyenlerin tabiri ile “öğrenciler ve diğer meraklılar için giriş niteliğinde bir çalışma” olarak karşımıza çıkar. Bunun dışında çeşitli araştırmaların giriş bölümleri ve belirli bir konu üzerinde yapılan saha araştırmaları üzerine yoğunlaşan derlemeler de (örneğin Lülüfer Körükmez ve İlkay Südaş [2015] tarafından derlenen Göçler Ülkesi) yöntem konusuna eğilmişlerdir. Elinizdeki kitap ise çok daha özel bir konuya, feminist yöntem konusuna odaklanmış bir çalışma olarak ilktir.

Feminist yöntem sorusu sosyal bilimlerde ve biyoloji gibi doğa bilimlerinde 1980’lerden beri gündemde olan bir soru. Bu sorunun üzerinde durulması gereken iki parçası var: Birinci parçası nasıl bir bilimsel pratiğin izlendiği / izlenmesi gerektiği sorunsalını, diğer bir deyişle yönteme dair soruları gündeme getirerek biz araştırmacıların “yöntem sorununu başka hangi sorulardan ya da sorunsallardan ayırt ediyoruz” meselesini düşünmemizi ister. İkinci parçası ise, başka yöntemlerden farklı olarak “feminist yöntem diye bir bilim yapma pratiği var mıdır?” diye sorar.

Birinci soruya verilen yanıt genelde yöntemin kuramdan ayrıştırılması ile ilgilidir. Pozitivist epistemolojilerde yöntemle kuram arasında büyük bir mesafe kurulur. Kuram zaten verili olduğu için çeşitli yöntemlerle daha iyi veri setleri oluşturulmaya çalışılır. Yapısalcılık sonrası epistemolojiler ise bu mesafeyi iyice küçültürler. Yöntem sadece bir veri toplama biçimi olmaktan çıkar, aynı zamanda neyin veri sayılabileceği, yani araştırma nesnesinin ne olması gerektiği gibi kaygılarla araştırmacıyı hazır bir bilim yapma biçiminden (eskilerin deyişiyle paradigmadan) çıkarır ve bilimsel çalışmanın her adımını baştan kurma gerekliliği ile yüz yüze bırakır. Bu durumda araştırma nesnesinin kuramla birlikte düşünülmesi gereği ortaya çıkar ve hatta yöntem kuramsal yaklaşım tarafından belirlenmiş gibi durabilir. Ancak bu noktada kuramı neyin belirlediği gibi bir mesele daha vardır ki, bunun cevabı da ampirik soruda yatar. Araştırmacı olarak kenarından köşesinden aşina olduğumuz bir konunun anlamamız gereken önemli ya da ilginç taraflar içerdiğini, C. W. Mills’in (2016) deyimiyle “sosyolojik muhayyilemiz” (felsefi, biyolojik vesaire de olabilir aslında) sayesinde düşünürsek (ya da feminist olarak açık kalplilikle söylenebileceği gibi hissedersek), o konunun nasıl bir yaklaşımla ele alınabileceğini, hangi kuramsal kavramların sorduğumuz soruya ışık tutabileceğini gözden geçirip bir araştırma tasarlayabiliriz. Böylelikle araştırma, toplumsal duruş ile ilgili muhayyile, kuram ve yöntem üçlüsünün bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış olur.

Feminist yöntem konusuna gelince, elinizdeki kitap konu ile ilgili olarak en temelde söylenebilecek şeyleri gündeme getiriyor. Kitabın birinci kısmında 1980’lerden itibaren geliştirilen feminist yöntem tartışmaları sırasında oluşturulmuş temel kavramları açan İngilizce metinlerin tercümesini buluyoruz. Bu metinler bakış açısı epistemolojisinin araştırmacının konumunu sorgulaması ile başlayarak, araştırmacının farklı konumlanma pratiklerini, bu konumlanmaları oluşturan ve bozan kimlik yerine kesişimsellik üzerine kurulu farklı toplumsal ilişkilerden oluşan ve dolayısıyla hiçbir zaman bir kimlik noktasından konuşmaya imkân vermeyen ve maddi temellere oturan duruşları, Batılı olmayan feministlerin Batılı kız kardeşlerinin önerdiği pozitivizm gibi, nesnellik gibi bazı yaklaşımlardan ve duruşlardan vazgeçmelerinin illaki ve belki de mecburen gerekmediğini; buradan hareketle feminist / araştırmacı / kadın öznelerin sorgulanmasının ilişkiselliğini dünyanın tüm varlıklarıyla dost olmaya götüren yaklaşımları içeriyor. Tüm bunlarla birlikte, Ferhunde Özbay’ı da bir kez daha anarak Gülay Toksöz’ün kitabın birinci kısmındaki metninin hatırlattığı gibi, feministlerin de sayılara ihtiyacı var, ancak bunları sözü edilen tüm eleştirel pratiklerden geçirmek kaydıyla.

Feminist yöntem bu şekilde tanımlanınca, “böyle farklı bir yöntem var mıdır?” sorusunu bu bağlamda tekrar ele almak gerekir. Aslında feminist yöntem denilen şeyin “iyi bilim yapma” pratiği olduğunu söylemek mümkün. Bilgilerin kısmiliğini görmek, uzaydan konuşmamak, karşıdakini dinlemek ve anlamaya çalışmak, özdüşünümsellik pratiklerini geliştirerek araştırmayı sürekli olarak sorgulamak, feminist olsun olmasın tüm araştırmacıların yapmaları gereken şeyler. Ama yapmadılar, yapmıyorlar. Feministler ise yaptılar ve yapıyorlar. İşte işin püf noktası bu. Unutmamak gerekir ki feminizm ilk andan itibaren bir eleştiri olarak ortaya çıktı. Yani feminist bilim dünyaya hükmetmeye değil, onu anlamaya yönelik bir yaklaşım izlediği için “iyi bilim” oluyor. Eleştiri olmasından dolayı da bilginin nasıl bilindiği yani epistemoloji sorunsalı her zaman feminizmin merkezinde yer aldı ve alıyor. Bu yüzden feministler yöntem üzerine tartıştıkları zaman aslında feminist kuram üzerine de tartışmış oluyor. Bir yöntem önerildiği zaman, feminist araştırmacı yöntemi kullanmaktan ziyade onu düşünüyor, uyarlıyor, eleştiriyor ve sonunda dönüştürüyor.

Kitabın ikinci kısmı işte bu yaklaşımların hayata geçirilmesinden oluşuyor. Bu kısım, yöntem sorunsalını dar bir çerçevede ele almak yerine kuram ve yöntemin iç içe geçirilmesinin dünyaya ilişkin bir dert ile birleştirildiği zaman ne gibi farklı yaklaşımlara yol açabildiğini gösteriyor. Bu bölüm okuyucuya, özellikle bu okuyucu sosyal bilimci ise, çok önemli bir ders veriyor: Doğru yöntem diye bir şey yoktur. Farklı deneyimler ve farklı çalışma nesneleri farklı sorunlar yaratıyor ve araştırmacılar bu sorunların üstesinden gelebilmek için her biri birbirinden farklı ve yaratıcı çözümler üretiyor. Bu yüzden kitabın yazarları bir yandan feminist yöntem literatürüne katkıda bulunurken aynı zamanda “iyi sosyal bilim” de yapmış oluyor.

Kitapta yer alan araştırmacılar birbirinden farklı ve yeni araştırma nesneleri yaratmış ve bunları çalışabileceklerini düşündükleri güzergâhları okura açmışlar. Erkeklik çalışmalarını biliriz ama kahvehane erkekliği diye bir çalışma alanının açılmasını bu kitapta görüyoruz. Tarım ve hayvancılık çalışmaları Türkiye’de bolca yapılmıştır ama bunu türler arası bir ilişki üzerinden düşünmeye çalışmayı ilk defa okuyoruz. Mahalle çalışmalarına da aşinayız ama bir araştırmacının kendi doğup büyüdüğü mahalleyi otoetnografik bir perspektif ile ele alması önemli bir yenilik.

Daha bilindik çalışma nesneleri tanımlayan araştırmacılar ise bu nesneleri anlamlarını ya da sınırlarını kaydırarak ele almışlar. Domates üreticisi kadınların emek süreçlerini tek bir mekândan ziyade çoklu mekânlarda araştırmak, çocukluk çalışmalarını anasınıfındaki güç ilişkileri üzerinden ve araştırmacının sınıftaki diğer yetişkinlerle olan ilişkisiyle birlikte ele almanın getirilerini irdelemek, LGBTİ bireylerin kentsel mekân kullanımını LGBTİ olmayan bir araştırmacının ele alması bu kaydırmalardan bazılarına örnek. Bu kaydırmalar sonucunda katılımcılar ile araştıranın konumu arasındaki ilişki başta olmak üzere, yöntem sorunları birbirinden ayrılması güç bir bütünlük içinde karşımıza çıkıyor. “Erkeklerin erkeklerle yaptıkları çalışmalarda, feminist pratiğin önerdiği, araştırmacının kendini dışarlıklı olarak konumlandırmaması gereği anlamlı değil mi?” sorusunun önemini, Barutçu ancak kendini de araştırma nesnesi haline getirdiğinde kavradığını anlatıyor. Erdoğan, uzun süreli etnografik / antropolojik çalışmalarda duyguların işin içine nasıl girdiğini anlatırken aslında kendini bir duygular, anlatılar ve ilişkisellikler antropolojisi yaparken buluyor. Türler arası ilişkiler üzerine çalışan Burgan ve Öztürk ise bazı durumlarda acıma, sevgi, acı gibi duyguların nasıl yok edilebileceğini, ya da hiç var olmamalarının gerçekliği karşısındaki düşüncelerini aktarıyorlar.

Bu kitabın feminist yöntem sorunsalına en önemli katkısı kuşkusuz araştırmacı konumu ile ilgili tartışmalara getirdiği yeni bakış açılarıdır. Yazarlar çeşitli biçimlerde yalnızca araştırmacının nötr kalması gerektiği mitini yıkmıyor, kalınmadığında ortaya çıkan çeşitli sorulara ve bunlar üzerinden yapılabilecek çalışmalara da işaret ediyorlar. Derlemede nötr olma kaygısından kurtulan araştırmacıların bir anda bilimlerle alakalı birkaç miti birden nasıl yıkabildiklerinin tüm güzelliğiyle sergilendiğini görüyoruz: Araştırmacının üstün bilgiye sahip olmama halini, araştırmacının kendini saydam bir levha olarak kurması gereğini, avantajlı araştırmacı var mıdır sorusunun fakirliğini, kadın gibi, hayvan gibi, çocuk gibi, araştırma gibi verili sınıflamaların birçok yerde düşünmeye destek yerine köstek olduğunu, ve belki de en önemlisi araştırma yapıyor olma halinin, hele de uzun erimli saha çalışmasının ne kadar verimli olduğunu. Makalelerin tek tek gösterdiği gibi her bir saha bir hayat neredeyse ve hepsinin derinliklerine inmeye vakit yetmiyor.

Ben bu kitabı bir araştırmacı olarak okudum, “diğer meraklılar” nasıl okur bilmem. Yazarlar kendi deneyimlerini paylaştıkça ben de yönteme dair fikirlerimi, saha deneyimlerimi ve alışkanlıklarımı gözden geçirme fırsatı buldum. Acele etmemeyi, bugün bilgi alamadım diye hayıflanmanın gereksizliğini, “ben onlardan ne aldım, onlara ne verdim” ilişkisinin kısırlığını, insanlarla sohbet etmenin tadını, çeşmede halı yıkamanın püf noktalarını öğrenmenin hazzını bir kez daha düşündüm, bir kez daha yaşadım. Yazarlar bunların bazılarına değinmiş bazılarına ise değinmemişler ama hep birlikte saha çalışmasına ilişkin yaşayan bir çalışma üretmişler.

Son söz olarak şunu da eklemek isterim: Bu kitapta yazarlar çok önemli bir şey daha yapıyorlar. Sahadan döndükten sonra kendi yapıp ettiklerini gözden geçiriyorlar. Oysa ki araştırmacılara genellikle söylenilen bu işi sahaya gitmeden yapmalarıdır. Ancak, bence, “ben nasıl bir araştırmacı konumundan hareket ettim, bundan ne öğrendim?” sorusu, “iyi bir araştırmacı konumu nasıl olmalıdır?” sorusundan daha önemli. Bu kitap işte bu sorunun bu araştırmacılar için cevabı.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova