Aslıhan Aykaç:
"Devlet çözüm sunmaktan çok sorunu karmaşıklaştıran hantal bir yapıya dönüşüyor."
Çiğdem Boz, Görüş 21, 7 Şubat 2021
Dayanışma Ekonomileri çalışmaya başladığımda karşıma çıkan tek Türkçe kitap Prof. Dr. Aslıhan Aykaç’ın kitabı oldu. 2014-2015 akademik yılında Rutgers Üniversitesi School of Management and Labor Relations bünyesinde geçirdiği doktora sonrası araştırma izninin ürünü olan bu çalışma, Profesör Aykaç’ı daha yakından takip etmeme neden oldu. Üretim ve bölüşüme alternatif yaklaşımları tartışan Aykaç, “küresel” olanın dışında yeni bir alan arayışını gündeme getiriyor ki pandemi sonrası dünya düzeni açısında da önem arz ediyor söyledikleri. Aslıhan Hocanın dayanışma ekonomileri ile ilgili sorularıma yanıtlarını ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum.

ÇB. Öncelikle “dayanışma ekonomileri nedir” gibi klasik bir soruyla başlayalım mı? Belirli bir tanımı var mıdır?

Dayanışma ekonomilerine yönelik tanımlamalar bir yandan akademik çalışmaların sonucu olarak diğer yandan ise kurumsal yaklaşımların ürünü olarak ortaya çıkıyor. Örneğin birinci kol için Latin Amerika kaynaklı küresel sol, Küresel Güney tartışmalarını merkezine alan, Dünya Sosyal Forumu, Zapatista hareketi ve Topraksızlar Hareketi gibi girişimleri konu alan çalışmalar dayanışma ekonomilerini yerelden kaynaklanan, küreselleşmeye meydan okuyan, çok uluslu şirketlere, neoliberal devlete ve piyasa aklına bağlı kalmadan kendi dinamikleriyle ayakta kalmaya çalışan girişimler olarak görüyor. İkinci bir kol içinse BM, ILO, OECD gibi kurumsal yaklaşımların tanımlarından söz edilebilir. Kurumsal yaklaşımlar daha çok sosyal ve dayanışma ekonomileri ifadesini kullanıyor, bu bağlamda sosyal faydayı finansal getirilerden önde tutan, daha içerici, katılımcı ve sürdürülebilir ekonomik yapılara odaklanıyor.

"İki tanım arasındaki temel fark birinci yaklaşımın neoliberal küreselleşmeye ve bununla bağlantılı aktörlere de meydan okurken ikinci yaklaşımın herhangi bir sistemik sorgulama veya meydan okuma içermemesi, sosyal ve dayanışma ekonomilerine sistemin bir parçası olarak, işlevsel bir rol biçmesi."

Bu iki kol arasında tam bir uyumdan söz etmek ve bunun sonucunda evrensel bir dayanışma ekonomileri tanımına varmak şimdilik mümkün görünmüyor. Ancak ortada olan şey, dayanışma ekonomileri altında yer alan girişimlerin ve etkinliklerin artmasıyla, yaygınlaşmasıyla dayanışma ekonomilerine yönelik ilginin de arttığı. Bu artan ilgi gelecekte dayanışma ekonomilerinin tanımını ve sınırlarını da belirginleştirecektir.

ÇB. Dayanışma ekonomileri görece yeni bir alan. Fakat dayanışma pratiklerinin pek çoğu aslında uzun zamandır var olan şeyler. Bu pratiklerin incelenmeleri için neden bugünleri bekledik?

Herhangi bir toplumsal olguyu tarihsel bağlamından kopuk bir biçimde değerlendirmek bir takım analitik sakıncalar doğurur. Evet dayanışma ekonomilerine temel olan pratiklerin bir kısmı önceden de var olan örneklerdi. Ama bu pratikler içinde bulunduğumuz politik ekonomi bağlamında başka bir işlev kazandı. Nedir bu içinde bulunduğumuz politik ekonomi bağlamı? Bunu doğru kavrayabilmek için öncelikle liberalizm ve neoliberalizm arasındaki farkların altını çizmek gerekir. Liberalizmde devlete atfedilen ekonomik işlevler, yani düzenleme, bir kamu sektörü oluşturarak piyasada aktif rol oynama, istihdam yaratma, sınıflar arası hakemlik yapma ve gerek vergilendirme gerekse çalışma ilişkilerinin düzenlenmesiyle bölüşümü dengeleme işlevi vardı.

"Neoliberal sistemde bütün bu işlevler ortadan kalktı, bunun yerine piyasa mekanizmasının işleyişi kolaylaştıran ve ekonomik işlevleri bürokratik bir mekanizmaya dönüşen bir devlet ortaya çıktı."

İkinci fark, liberalizmde piyasa aklının çekirdeğini oluşturan metaların bir sınırının olması, neoliberalizmde ise insanlığın müşterek alanlarının, imkanlarının da piyasa tarafından ele geçirilmesidir. Dayanışma ekonomilerine yönelik tartışmaları tamamlayan bir başka araştırma alanı da müşterekler üzerinden devam ediyor. Neoliberal bağlamda ortaya çıkan yeni nesil çitleme hareketleri topraktan başka, suyu, rüzgârı, güneşi, tohumu, tohumun genetiğini dahi metalaştırmış durumda. Üçüncü bir fark ise, liberal ekonomide devlet piyasa koşullarına rağmen kamu yararı olarak tanımlayabileceğimiz ya da insanlık onuru çerçevesinde bir yaşam standardı hedefliyor, neoliberal düzende bu unsurlar toplumsal meseleler olmaktan çıkıyor, bireysel sorunlar, başarısızlıklar, utançlar olarak yaftalanıyor.

Sonuç olarak, neoliberal dönemde bir tarafta piyasanın artan baskısı ve neden olduğu eşitsizlik, yoksulluk ve toplumsal sorunlar, diğer taraftan devletlerin makroekonomik açıdan politika üretememesi, ekonomi politikalarında sermayeyi önceleyen ancak emekçi kesimlere ve onların taleplerine yer vermeyen yaklaşımlar, devletin toplumsal uzlaşı sağlama, kapsayıcı ve demokratik bir toplumsal sözleşme inşa etme konusundaki yetersizlikleri kitleleri bir arayışa itti. İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalizmin altın çağı olarak tanımlanan, refah devletine ve sosyal politikalara dayalı yapı özlemle anılsa da tarih geriye dönük işlemiyor. Eski reçeteleri koşullar değişmemiş gibi hayata geçirmek, son elli yılda yaşanan dönüşümleri göz ardı etmek mümkün olmuyor. Böyle bir durumda dayanışma ekonomileri piyasanın baskısına ve devletin zayıflamasına bir alternatif olarak öne çıkıyor.

ÇB. Devletin ve piyasanın dışında bir üçüncü seçenek dayanışma ekonomileri. Devletsiz ve piyasasız bir yaşam mümkün mü? Ya da Miller’ın dediği gibi bu girişimler “asil ama marjinal pratikler mi?” Dayanışmaya dayalı bir toplum yapısı neden “ütopik” görülüyor?

Önce devletten ve devletsizlikten ne anladığımıza bakalım. Modern devletin ortaya çıkışı ve toplumsal işlevi konusunda uzun bir tarihsel ve kuramsal arka plan var, bu söyleşinin kapsamında yeniden Weberyen çerçeveyi anlatmakla okuru yormak istemem. Ama içinde bulunduğumuz yapı içinde ideal tip olarak görülen liberal demokrasi ve parlamenter sistemler bir krizle karşı karşıya, temel sorun siyasi katılımın seçimlere indirgenmesi, kamusal alana yönelik baskının artması, sivil toplumun etkinlik alanının bir taraftan ekonomik seçkinler diğer taraftan parti siyaseti tarafından manipüle edilmesi ve bütün bunların bir temsiliyet krizine yol açması. Seçmenler temsiliyet hakkını dört-beş yıllığına temsilcilerine devrederken, bu temsilcilerin kendi çıkarlarını ne derece temsil ettiğini veya savunduğunu bilemiyor. Bunun ötesinde, atanmışlar ve seçilmişler arasındaki kontrol mekanizmalarının otoriter yönetimler tarafından kötüye kullanımı da seçmenin siyasilerden beklentilerini karşılıksız bırakıyor.

"Dolayısıyla, devlet çözüm sunmaktan çok sorunu karmaşıklaştıran hantal bir yapıya dönüşüyor. Neden çözümü başkasından bekleyerek geleceğimizi belirsizliğe terk edelim?"

Piyasa meselesinde ise öncelikle piyasadan ne anladığımızı netleştirelim: Piyasa kar maksimizasyonunu hedefleyen bir rasyonalite yerine basit bir karşılaşma, bir takas alanı olarak tanımlandığında ekonomik getiri yerine toplumsal işlevi öne çıkmış olur.

"Benim 'piyasasız bir yaşam' derken kast ettiğim kapitalist piyasadan bağımsız bir yaşam."

Kapitalist piyasanın özünde özel mülkiyet, eşitsiz mübadele ve sermaye birikimi vardır. Bütün bunların kesişim noktasında piyasada değiş tokuş edilen metalar var. Buna karşılık toplumsal ihtiyaca öncelik veren ve bir takas alanı olarak tanımlayacağımız alternatif bir piyasa nasıl işler? Özel mülkiyet yerine ortaklıkları, kolektif mülkiyeti, müşterekleri koyar. Eşitsiz mübadele yerine adil fiyatlandırma, emeğin adil ücretlendirmesi ve üretici ile tüketici arasındaki aracıların kaldırıldığı bir yapı kurulabilir. Topluluk temelli tarım grupları da bunu yapıyor zaten. Sermaye birikimi yerine ise bölüşüme öncelik verilir. Kooperatifler de bu bölüşüm ilişkileri için yapısal bir seçenek olabilir.

Bütün bunların ne asil ne de marjinal olduğunu düşünüyorum. Bu tür seçenekler hep vardı, bugün bunları öne çıkaran şey, içinde bulunduğumuz koşullar ve bu koşullarda kurumsal alternatiflerin, reform paketlerinin, sorunun özüne odaklanmadan sistemi iyileştirmeyi hedefleyen yaklaşımların bir işe yaramaması. Bütün bu tarihsel birikimi ve teorik tartışmaları hiç bilmeden bu alternatifleri örgütlemeye çalışan insanlar var.

"Onlar daha iyi bir yaşamın, insana yakışır işin ve yaşamı katlanılır kılacak bir bölüşümün peşinde; marjinal değiller ve her yerdeler."

Dayanışmacı yaklaşımın ütopik olduğu, yapısal bir alternatif ortaya koyamayacağına yönelik eleştiriler önemli, ancak büyük anlatılar çağını ve teorik yaklaşımlardan evrensel geçerlik beklentisini aşalı uzun zaman oldu. Bu anlamda kalkınmadan, ilerlemeden, evrenden ve evrensellikten ne anladığımızı bir kere daha düşünmek zorundayız. Çünkü bugüne kadar ilerleme, kalkınma ve gelişme saydığımız şeyler bugün bizi antroposen çağının sonuna, geri dönüşü olmayan bir distopyaya sürüklüyor. Ben ütopyayı distopyaya tercih ederim.

ÇB. Anup Dash bir makalesinde dayanışma ekonomilerinin ontolojik ve epistemolojik bir devrim olduğunu söylüyor. Başka bir deyişle, standart iktisadın temellerini sarstığını iddia ediyor. Aslında çoğu heterodoks okulun iddiası bu. Bu bağlamda dayanışma ekonomilerinin diğer muhalif okullardan farkı nedir?

Bu soruya cevap vermek için bilimsel bir disiplin olarak iktisadın ortaya çıkışına, kurucu figürlerine, temel değişkenlerine ve metodolojik eğilimlerine bakmak gerekir. Benim gözlemim iktisadın disipliner evrimi içerisinde felsefi kökenlerini giderek kaybettiği ve giderek fazlasıyla soyut ve teknik bir hal aldığı yönünde. Belki benzer eleştiriler sosyal bilimlerin başka alanları için de söylenebilir, yani araştırma biçimine yönelik kaygılar araştırma nesnesini anlamaya yönelik analitik kaygıların önüne geçmiş olabilir. Heterodoks iktisat, disipline yönelik bir özeleştiri ve bir açılım gibi düşünülebilir, bu çabalar iktisadın yeniden toplumla bağ kurması, bireyin iktisadi davranışını sayısal olmayan biçimlerde anlama, araştırma nesnesini interdisipliner bir analitik çerçeveye yerleştirme yönünde girişimler oldu. Dayanışma ekonomileri de alışılmış iktisadi kabulleri sorgulamaya açması, alışılmış analiz düzeyinden farklı bir ölçekte örgütlenmiş olması nedeniyle anaakım yaklaşımlardan ayrılıyor.

"Dayanışma ekonomilerinin bir başka özgün yanı da büyüme, kalkınma, verimlilik ve benzeri ilerlemeci ön kabullerden bağımsız, kapitalist piyasa ile özdeşleşmiş ilerleme ya da gelişme anlayışını taşımıyor olması."

ÇB. Bir röportajınızda “devrim, kışlık sarayları yıkarak olmuyor” diyorsunuz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Bunu söylerken Ortodoks Marksist çerçeveye sadık kalan devrimci anlayışa ve sol hareket içindeki strateji sorununa değinmek istedim. En genel anlamıyla devrim, ani ve radikal bir toplumsal değişimdir. Mevcut sistemi tamamen değiştiren ya da köklü bir biçimde dönüştüren bir gelişmedir. Kitlesel bir hoşnutsuzluk sonucu ortaya çıkarlar ve ideal durumda tabandan gelen hareketler olarak kitleleri mobilize eden süreçlerdir.

"Bu biçimiyle devrimlerin birincil hedefi iktidardır, iktidardakileri yerinden etmek ve kendi yönetimlerini onların yerine geçirmek. Oysa bugün devletin işlerliği, parlamenter sistemlerin etkinliği ve liberal demokrasinin temsiliyet kapasitesi bu kadar sorgulamaya açıkken iktidarı ele geçirmek neye yarar?"

İkinci bir soru, devrimci bir süreçte şiddet ne kadar işlevsel olabilir? Kitlesel hareketlerde herhangi bir eylemin ya da eylem repertuarının tercih edilmesi katılımcıların durum değerlendirmesine, fayda-maliyet analizine dayalıdır. Bugün küresel düzeyde gerçekleşen terör eylemlerine yönelik algı göz önüne alındığında, şiddet meşruiyetini kaybetmiş bir eylem biçimi olarak düşünülebilir. Bu nedenle burada da stratejik olarak devrimden ne anladığımızı ve ne beklediğimizi düşünmemiz gerekiyor. Arendt’ın devrim üzerine yazdıkları, devrim, devlet ve şiddet üzerine çözümlemeleri yol gösterici olabilir.

"Ben dayanışma ekonomilerinin de yaygınlaştıkları takdirde kapitalist sistemi şiddetle yıkmadan ama içini boşaltarak ve işlevsiz kılarak alternatif bir strateji yürütebileceğini düşünüyorum. Bu küçük nüvelerin yol açtığı zihniyet değişiminin bireyden kolektife uzanan bir devrimci potansiyel taşıdığını söylemek yanlış olmaz."

ÇB. Dayanışma Ekonomileri literatürüne baktığımızda- çok doğal olarak Polanyi’yi bir referans noktası olarak görebiliyoruz. Ancak 1800’lerdeki ütopyacı sosyalistlere veya Proudhon’un, Bellers’ın sanayi dayanışmalarına pek rastlamadım. (Tabi bu benim eksikliğim de olabilir) Robert Owen’ın New Lanark’ta hayata geçirdiği fabrika yönetimi tam da dayanışma ekonomilerinin ilham noktası olacakmış gibi duruyor. Bu konuda ne düşünürsünüz?

Dayanışma ekonomilerine yönelik literatür de gelişmekte olan bir literatür, dolayısıyla bu tür tarihsel süreklilikleri takip etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle tartışmayı kırsaldan ve tarım ekonomisinden çıkarıp kente, fabrikalara, imalat sanayine ve başka sanayi alanlarına taşımak istiyorsak ütopyacı sosyalistlerin de fabrika dayanışmalarının da derinlemesine incelenmesi gerekir. Bugün birçok ülkede fabrika işgalleri işçilerin fabrikaları ele geçirmesi ve üretime patronsuz bir biçimde devam etmesiyle sonuçlanıyor. Arjantin’de Zanon’a ait seramik fabrikasını Fasinpat, yani kısaca patronsuz bir fabrikaya dönüştüren işçiler bunun bir örneği. Yunanistan’da kriz sonrası işçilerin yönetimine geçen temizlik ürünleri fabrikası Vio.Me bunun bir başka örneği. Türkiye’de Kazova Tekstil’de de benzer bir çaba ortaya çıktı; ancak ne yazık ki sürdürülemedi. Geçmişten bugüne başarı hikayelerinin yanı sıra başarısızlıkları da analiz ederek sanayi dayanışmasına yönelik uygun koşulları belirlemek mümkün.

ÇB. Dayanışma pratikleri arasında en bilinen ve yaygın olanı kooperatifler. Bunun dışında ne gibi örnekler var dünyada?

Evet kooperatifler en yaygın örnek olarak öne çıkıyor, ancak dayanışma pratikleri her zaman böyle kurallı, kurumsallaşmış formel yapılar biçiminde ortaya çıkmıyor. Bir taraftan bugünkü tarihsel bağlamdan kaynaklanmayan hatta pre-kapitalist köklere dayanan geleneksel dayanışma pratikleri var. İkinci olarak kırsaldan ve tarım ekonomisinden kaynaklanan örnekler var.

"Burada da en popüler örnek Brezilya’daki Topraksızlar hareketi, ama buna benzer başka tür hareketlerden, gıda egemenliğine yönelik ya da Monsanto, Cargill gibi çok uluslu şirketlerle mücadeleye yönelik örnekler de var."

Kırsalda ve özellikle tarım ekonomisi içinde faaliyet gösteren kesimler için dayanışmanın ekonomik getirinin ötesinde, yaşamsal bir işlevi daha var. Bu sayede geleneksel üretim pratikleri, üretimi tamamlayan yerel zanaatlerin hayatta kalması söz konusu oluyor. Yalnızca ekonomik anlamda değil, kültürel anlamda da sürdürülebilirlikten söz etmek gerekiyor, kültür mirasları bu şekilde hayatta kalabiliyor. Üçüncü bir örnek, Arjantin’de, Fransa’da, kriz sonrası Yunanistan’da görülen fabrika işgalleri. Batmak üzere olan fabrikalar kapanma sürecinde işçiler tarafından işgal ediliyor ve yapılan anlaşmalar sonrası fabrikaların yönetimi işçilere geçiyor ve patronsuz fabrikalar ortaya çıkıyor. Dördüncü bir örnek özellikle ekonomik kriz dönemlerinde ve pandemi gibi piyasanın ciddi biçimde daraldığı, işsizliğin arttığı dönemlerde ortaya çıkan mahalli dayanışmalar.

Burada her zaman üretim ayağı olmasa da insanlar kolektif tüketimi örgütleyerek, toplu alım yaparak bölüşüme dolaylı yoldan müdahale etmiş oluyorlar. Bütün bunların dışında dünyanın farklı yerlerinde kırılgan grupların, sistemin dışına itilenlerin, dezavantajlı kesimlerin bir araya gelerek örgütlediği çeşitli dayanışma örnekleri var. Gaziantep’te kurulan SADA kadın kooperatifi Türkiyeli, Suriyeli ve Afgan kadınları bir araya getiriyor ve tekstil ve mutfak ürünleri üretiyorlar. Bu tür girişimleri yalnızca üretim işlevleriyle değerlendirmemek gerekir, burada aynı zamanda sosyal uyuma, bir arada yaşamaya yönelik bir girişim söz konusu. İzmir’de kurulan Halka Kooperatifi de benzer bir biçimde Suriyeli ve Türkiyeli kadınları bir araya getirerek temizlik hizmetleri alanında faaliyet göstermeyi, ama bunu yaparken farklı kesimler arasında bir sosyal uyum yakalamayı amaçlıyor.

ÇB. Dayanışma özünde “karşılıklılık” ilkesini barındırıyor bildiğiniz gibi. Türkiye toplumuna baktığımızda bu ilkeye dayanan ilişkilerin yaygın olduğunu biliyoruz. Aile, akraba, cemaat, tarikat, mafya vs. ancak bunların hiçbiri özünde toplumu dönüştürmek gibi bir amaç taşımıyor. Size göre dönüştürücü dayanışma pratikleri, bu geleneksel dayanışma ağlarından hangi noktalarda ayrılır? Bizimki gibi geleneksel dayanışma ağlarına sahip toplumların gerçek anlamda dayanışma hareketleri yaratması daha zor mudur?

Geleneksel dayanışma pratikleri de toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanır ancak sistem karşıtı ya da sistemi dönüştürmeye yönelik bir amaç gütmezler. Örneğin tarımsal üretimde imece bir dayanışma pratiğidir ve toplumsal bir işlevi vardır, ama dolaylı olarak toplumsal örgütlenmeyi etkilese de sistemik bir alternatif olma motivasyonu yoktur.

"Geleneksel dayanışma pratikleriyle bugün yaygınlaşan dayanışma ekonomileri arasındaki en temel fark, birincinin toplumsal ihtiyaçtan ikincinin ise neoliberal kapitalizmin neden olduğu kriz ortamından, toplumsal eşitsizlikten ve ekonomik dışlamadan kaynaklanmasıdır."

Bir başka fark ise cemaat, mafya ve benzeri geleneksel dayanışma ilişkilerinin kişisel klikler biçiminde örgütlenmesi, liderlik unsurunun belirleyici olması ve hiyerarşik yapılanmalarıdır. Oysa dayanışma ekonomilerinde gönüllülük, katılımcı ve demokrasi yönetim anlayışı ve yatay örgütlenme ön koşuldur. Bir başka fark ise geleneksel dayanışmada bölüşümün daha çok yardım, hayırseverlik gibi tek yönlü bir biçimde örgütlenmesidir. Oysa bugün anladığımız anlamıyla dayanışma bir karşılıklılık içerir, bu yönüyle de hayırseverlikten ve yardım ilişkisinden net bir biçimde ayrılır. Buradan geleneksel dayanışma mekanizmaları ile dayanışma ekonomilerinin birbirinden tamamen kopuk olduğu ya da birbirinin karşıtı olduğu anlamı çıkmamalı. Geleneksel dayanışma bir öğrenme süreci olarak dayanışma ekonomilerine zemin hazırlayabilir. Tarladaki imece başka üretim alanlarına uyarlanabilir. Ama bu ilişkiyi içinde bulunduğumuz sistemin yıkıcı özelliklerini de dikkate alarak kurmakta fayda var.

ÇB. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir yerelleşme ihtiyacından bahsedilir oldu. Bu tam olarak ne anlama geliyor size göre? Yerel veya yerellikten ne anlamalıyız?

Küreselleşme içinde çok fazla çelişki barındıran bir süreç oldu. Bu çelişkilerden bir tanesi artık ulusal sınırları aşan ve küresel ölçekte kendini gösteren sınıfsal eşitsizlik oldu. Bir taraftan dünyada üretilen refah artarken diğer tarafta artan refahın eşitsiz bölüşümünden kaynaklanan bir gelir kutuplaşması ortaya çıktı. En zengin %1 ve geriye kalan %99 bambaşka toplumsal dinamikler içinde yaşamaya başladılar.

Ancak ikinci bir çelişki de küreselleşmenin kültür üzerindeki etkisinden kaynaklandı. Kapitalizm için son derece araçsal olan tüketim toplumu, küresel bir kültürel modelin ortaya çıkmasına, yaygınlaşmasına ve tercihlerin tektipleşmesine yol açtı. Ortaya çıkan bu sözde evrensel model giyimden müziğe, yemekten seyahate farklı tüketim alanlarında kendini gösterdi. Ancak bütün bu kültürel alanların fazlasıyla metalaşması ve herkes tarafından ulaşılabilir, tüketilebilir hale gelmesi de yerel kültürleri tehdit eder boyuta ulaştı. Bunu en çok da turizm alanında gözler olduk, pandemi sürecinde turizm ve seyahat alanındaki gerileme kitle turizminin sömürücü yapısını daha da görünür kıldı.

İşte yerellik tam da bu noktada, ekonomik ve kültürel çelişkilerin ortasında bir direnç noktası olarak ortaya çıktı. Yerel tam olarak küresel ekonomiyle bütünleşmemiş kesimler için bir varoluş alanı yaratırken, küreselleşme sürecinden doğrudan etkilenen kentli, orta sınıf, beyaz yakalı kesimler için de bir kaçış alanı oldu. Bütün bunlar olurken yerele de kıymeti kendinden menkul bir olgu olarak yaklaşmamak gerek, bütün bu çelişkilerin ortasında yerel bir varoluş mücadelesiyle, bir direniş kimliği ve bir yaşam alanı olarak kendini yeniden üretiyor. Bergama’da da bunu gördük, Bursa Kirazlıyayla’da, Kazdağları’nda bunu görüyoruz, Tokat Erbaa’da da görüyoruz. Dayanışma ekonomileri de yerel kaynakların, yerel işgücünün kullanılarak yerel ihtiyacın karşılanmasına imkân verdiği, yerelin kendi kendine yetme potansiyelini hayata geçirdiği ölçüde işlevsel olacaktır.

ÇB. Peki hocam size göre dünya üzerinde var olan dayanışma pratiklerinden en iyisi hangisidir? Neden?

Herhangi bir dayanışma pratiğinin bir diğerinden daha iyi olduğunu söylemek çok zor. Dayanışma ekonomilerin ortaya çıkmasına neden olan toplumsal koşullar birbirinden çok farklı olabilir. Bir toplumda yerleşik olan siyasi gelenek, örgütlenme geleneği, kolektif pratikler dayanışma ekonomilerinin ortaya çıkışını doğrudan belirler.

"Örneğin uzunca bir zaman Türkiye’de kooperatifçilik devlet güdümünde yürütülen bir dayanışma pratiği oldu; bu tür tepeden inme yaklaşımlar kooperatifçilik değerlerinin bireyler ya da kolektifler tarafından içselleştirilmesini, hayata geçirilmesini zorlaştırır."

Daha sonraları da kooperatifçilik “komünist işi” bir pratik olarak dışlandı. Patrimonyal siyasetin hâkim olduğu, yerelden örgütlenmenin zayıf olduğu bir ülkede dayanışmanın çok güçlü bir biçimde ortaya çıkmasını beklemek hayalperestlik olur.

Tarihsel koşullar, konjonktürel anlar da dayanışma pratiklerinin seyrini belirler. Örneğin 2007 krizinden sonra Yunanistan’da dayanışma ekonomileri hızlı bir biçimde yaygınlaştı. Bunun en önemli nedenlerinden biri krizin piyasada yarattığı daralma, işsizliğin hızlı ve dramatik bir biçimde artması ve piyasadaki likiditenin azalması oldu. Takas pazarları, zaman bankaları, hatta alternatif para birimleri bu dönemde ortaya çıktı. Küçük üreticiler birlikte hareket etmeye başladılar. Kadın kooperatifleri bu dönemde arttı. Buna benzer bir durumu pandemi sürecinde de gözlemliyoruz; dayanışma ekonomileri bu tür acil durumlarda hızlı manevra kabiliyetleri ve bürokratik işlerin az olması sayesinde etkin çözüm mekanizmaları haline gelebilirler.

Bir de tabii dayanışma kimin için sorusu da önemli. Dayanışmayı tetikleyen en önemli unsurlardan biri alternatiflerin ulaşılabilir olmaması. İşsizlik yapısal bir sorun olarak seyrediyorsa, toplumsal cinsiyet eşitliği yoksa ve kadınlar ekonomiye dahil olamıyorsa, ülkenin göçmen politikası belirsizlikler içeriyorsa, eğitim sistemi ve emek piyasası arasında karşılıklı, tamamlayıcı bir bağ kurulamamışsa bu kırılgan grupların risklerini artırır. Bu gruplar, piyasanın ve devletin kapsamı dışında kaldıkları oranda alternatiflere yönelirler. Sonuç olarak her toplum kendi koşullarına, kaynaklarına ve tarihsel birikimlerine uygun dayanışma seçeneklerini örgütler, bu nedenle herkese uyan ve her yerde işleyen evrensel bir reçetenin peşinde koşmak çok da işe yaramayabilir.

ÇB. Genellikle krizlerden sonra dayanışma hareketleri hız kazanıyor. İçinde olduğumuz pandemi de süren bir kriz olarak görülebilir.  Pandemi ve onun yarattığı belirsizlik ortamı dayanışma hareketlerini nasıl etkiledi ve etkileyecek?

Gerçekten de ekonomik kriz, pandemi ya da doğal afetler söz konusu olduğunda dayanışma ekonomileri diğer zamanlardan çok daha farklı işlevlere hizmet edebiliyorlar. Pandemi sürecinde de böyle oldu. Birçok ülkede dayanışma ekonomileri, özellikle tekstil alanında faaliyet gösteren gruplar zorunlu çalışanlara yönelik maske ve koruyucu ekipman üretimi yaptılar. Türkiye’de kadın kooperatifleri özellikle maske sıkıntısının gözlendiği ilk aylarda yerel düzeyde maske ve ekipman üretimine katkı sağladılar. Karantina sürecinde işsiz kalan kesimlere yönelik gıda ve temel ihtiyaç desteği dayanışma grupları tarafından sağlandı. Arjantin’de pandemi sürecinde kooperatif kurulumlarında artış gözlendi. Eğitim süreci aksayan çocuklara yönelik online etkinlikler, veli-öğretmen dayanışması arttı.

"Pandemi süreci piyasa ve devletin işleyişi hakkında iki önemli gerçeği bir kere daha ortaya koydu: İnsan sağlığını ve insanlığın geleceğini tehdit eden koşullar piyasa rasyonalitesini ve kar güdüsünü etkilemedi. Devletler, gelişmişlik düzeylerinden bağımsız olarak, böyle bir krize karşı gerekli ve etkin politika araçları üretemedi, kaynaklarını doğru biçimde kullanamadı."

21. Yüzyılda insanlığın çok daha büyük bir kriz durumuyla, iklim değişikliği ve çevresel felaketlerle karşı karşıya olduğu öngörüsü yapısal dönüşümlerin yokluğunda dayanışma ekonomilerinin giderek daha da önemli olacağını düşündürüyor.

ÇB. Son olarak dayanışma ekonomileri çalışmak isteyen iktisatçılara tavsiyeleriniz ne olur? Ne tür soruların peşine düşsünler? Ve daha da önemlisi neden bu alanda kafa yormak önemli?

Dayanışma ekonomileriyle ilgili olarak önemli bulduğum üç temel konuyu vurgulamak isterim. Bunlardan birisi benim de sıkça karşılaştığım dayanışma ekonomilerindeki ölçek sorunu. Daha açık ifade etmek gerekirse, bir dayanışma örgütlenmesinin yerelliği de göz önüne alındığında üretim, bölüşüm ve yürütme işlevlerini içsel olarak karşılayabileceği optimum büyüklük nedir? Bir dayanışma ekonomisi ne zaman bölünmeli, şubelere ayrılmalı? Bu sorunun tek bir cevabı olduğunu düşünmüyorum, yerelin yapısına, kullanılan kaynaklara ve faaliyet alanına göre farklı ölçeklerin ortaya çıkacağını düşünüyorum.

İkinci bir konu ise dayanışma ekonomileri arasında nasıl bir tamamlayıcı ilişki kurulacağı, bir dayanışma ekonomileri ağının yapısına dair bir soru. Dayanışma ekonomileri yerelden kaynaklanmaları nedeniyle çoğu zaman küçük ölçekli fakat büyüme potansiyeli olan yapılar. Piyasa aklının aksine dayanışma aklı rekabet yerine işbirliğini öne çıkarıyor, çünkü ancak bu işbirlikleri sayesinde piyasa bağımlılığına ve tahakkümüne meydan okumak mümkün oluyor. Bu noktada kırsalı kentle, tarımı sanayiyle, örneğin gıda üretimini platform kooperatifçiliğiyle bir araya getirecek bir kümelenme modeli nasıl kurgulanabilir?

Üçüncü bir konu ise dayanışma ekonomilerinin faaliyet alanlarının nasıl çeşitlendirileceği konusu. Dayanışma ekonomilerinin geleneksel ekonomik alanların dışına çıkamaması, özellikle emek yoğun alanlarda sıkışıp kalması yapısal dönüşüm yaratma potansiyelini de olumsuz etkiliyor. Dolayısıyla ölçek ve örgütsel model soruları yanı sıra yeni ekonomik etkinlik alanlarının da dayanışma ağlarına dahil edilmesi gelecekte üzerinde durulması gereken konular arasında.

Bir iktisatçı neden bu kadar sıradışı ve küçük ölçekli bir iktisadi olguyla ilgilensin? İktisat biliminin birikimi neredeyse tamamen kapitalist dünya ekonomisinin kurgusuna dayalı, kapitalist olmayan bir piyasanın iktisat biliminde yeri yok. Dolayısıyla metalar, mülkiyet ve mübadele ilişkileri hep aynı kapıya, birikime çıkıyor. Peki ya başka bir olasılık varsa? Tüm tarihsel birikimler ve toplumsal koşullar bir yana, sadece ve sadece kapitalist sistemin iç çelişkileri ve bunların neden olduğu krizler bile başka bir iktisadın mümkün ve gerekli olduğunu düşündürüyor. Daha fazla nedene gerek var mı?

ÇB. Çok teşekkür ederim sevgili hocam

Okuyabileceğiniz diğer Aslıhan Aykaç söyleşileri
▪ "Küresel kapitalizme karşı dayanışma alternatifleri: Üret, paylaş, takas et"
Jinda Zekioğlu, artigercek.com, 6 Şubat 2019
▪ "Piyasaya karşı dayanışma şart"
Baha Okar, seferikeci.com, 12 Ekim 2020
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova