ISBN13 978-605-316-181-3
13,5x21,5 cm, 432 s.
Liste fiyatı: 58.00 TL
İndirimli fiyatı: 46.40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
AYIN ARMAĞANI KİTABIAYIN ARMAĞANI KİTABI
Yaşam Nedir?
2. Basım
Liste Fiyatı: 24.50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Hafıza Sanatı
Özgün adı: The Art of Memory
Çeviri: Ayşe Deniz Temiz
Yayıma Hazırlayan: Özge Çelik, Sadun Sönmez
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2020
2. Basım: Mayıs 2020

İnterneti, arama motorlarını, dijital kitabı, hatta basılı kitapları unutun. Antik zamanlara kadar geri gidip bunların hiçbirinin olmadığı bir dünya hayal edin. İşte o dünyada insan hafızası bir sanat, bir teknik olarak algılanıyordu; kuvvetli ve eğitimli bir hafıza insan faaliyetleri için yaşamsal öneme sahipti. Antik Yunan’da icat edilen hafıza sanatı önce Roma’ya aktarıldı, oradan Avrupa geleneğine yerleşti. Bu sanat yer ve imgeleri hafızaya nakşetme yoluyla ezberlemeyi amaçlıyordu; bilginin –özellikle de dinsel dogmanın– aktarılmasında, ezberletilmesinde, yaygınlaştırılmasında ve hatırlatılmasında eşsiz bir yere sahipti. İnsan zihninde yerlerin ve imgelerin düzenlenişi, hemen her zaman insan ruhunun bütünlüğünü doğrudan etkiliyordu.

Yates’in, hafıza sanatının Antik Yunan, Ortaçağ ve Rönesans boyunca geçirdiği dönüşümü inceleyen bu klasikleşmiş kitabının estetik, psikoloji, tarih felsefesi, bilimler ve edebiyat alanlarına paha biçilmez katkıları oldu. Bu kitap karşısında akla şu soru gelebilir: Bir akademisyen, bir yazar nasıl bu kadar derin sulara dalabilir? Yates, bu tarihsel anlatıya hayat veren tutkusunu vaktiyle şöyle dile getirmiş: "Rönesans’ın büyüye dayalı veya batıni hafıza sistemleri benim için büyük bir soru işaretiydi. Sonunda, ardındaki itkinin Rönesans Hermetizm geleneği olduğunun farkına vardım... geçmişin bu geleneklerini ne kadar anlaşılır hale getirmeye çalışsam da, onlarla aramda her zaman asla ele geçiremediğim bir mesafe kalıyordu. Ama peşi sıra gitmeye devam ettim."

İÇİNDEKİLER
Önsöz

I Klasik Dönem Hafıza Sanatının Latincedeki Üç Kaynağı

II Antik Yunan’da Hafıza Sanatı: Hafıza ve Ruh

III Ortaçağ’da Hafıza Sanatı

IV Ortaçağ’da Hafıza ve İmgelerin Oluşumu

V Hafıza Risaleleri

VI Rönesans Hafızası: Giulio Camillo’nun Hafıza Tiyatrosu

VII Camillo’nun Tiyatrosu ve Venedik Rönesansı

VIII Hafıza Sanatının Bir Türü Olarak Llullculuk

IX Giordano Bruno: Gölgeler’in Sırrı

X Hafıza Sanatının Bir Türü Olarak Ramusçuluk

XI Giordano Bruno: Mühürler’in Sırrı

XII Ramusçu ve Brunocu Hafıza Yöntemleri Arasındaki Çatışma

XIII Giordano Bruno: Hafıza Üstüne Son Yapıtlar

XIV Hafıza Sanatı ve Bruno’nun İtalyan Diyalogları

XV Robert Fludd’ın Tiyatro Hafıza Sistemi

XVI Fludd’ın Hafıza Tiyatrosu ve Globe Tiyatrosu

XVII Hafıza Sanatı ve Bilimsel Yöntemin Doğuşu

Dizin  
 
OKUMA PARÇASI

Klasik Dönem Hafıza Sanatının Latincedeki Üç Kaynağı [1], s. 15-17

Teselya’da Skopas isminde bir soylunun verdiği bir ziyafette, Keoslu şair Simonides evsahibinin şerefine lirik bir şiir okur; gelgelelim şiirin bir bölümünde Kastor ve Polydeukes’ten övgüyle söz edilmektedir. Bunun üstüne Skopas şairi tersleyerek methiye için anlaştıkları ücretin sadece yarısını ödeyeceğini, geri kalanını şiirin diğer yarısını ithaf ettiği bu ikiz tanrılardan tahsil etmesini söyler. Biraz sonra, Simonides’e bir haber gelir, dışarıda onu görmek isteyen iki genç adam beklemektedir. Şair ziyafet masasından kalkıp dışarı çıkar, fakat etrafta kimseyi göremez. O dışarıdayken, ziyafetin verildiği salonun çatısı çöker, Skopas’la birlikte bütün misafirler enkazın altında kalarak can verir. Cesetler öylesine darmadağın olmuştur ki onları almaya gelen yakınları yüzleri tanıyamaz. Fakat Simonides her birinin masada nerede oturduğunu hatırladığı için, hangi cenazenin kime ait olduğunu gösterebilmiştir. Simonides’i çağırtıp görünmez olan tanrılar, Kastor ve Polydeukes, bina çökmeden hemen önce onu ziyafetten uzaklaştırmakla methiyeden kendilerine düşen payın karşılığını gani gani ödemişlerdir. Üstelik bu deneyim şaire mucidi olarak anılacağı hafıza sanatının ilkelerini göstermiş olur. Davetlilerin oturdukları yerleri hatırlaması sayesinde cesetleri teşhis edebildiğini görerek, düzenli bir yerleşimin güçlü bir hafıza için vazgeçilmez koşul olduğunun farkına varır.

Bu (hafıza) yetisini geliştirmek isteyen kişilerin birtakım yerler seçmeleri, hatırlamak istedikleri şeylere dair zihinsel imgeler oluşturmaları ve bu imgeleri seçtikleri yerlerde saklamaları gerektiğine hükmetti. Böylelikle yerlerin düzeni şeylerin düzenini muhafaza edecek, şeylere dair imgeler ise şeylerin kendisini işaret edecekti. Yerler ve imgeler balmumundan bir tablet ve üstüne yazılan harfler gibi kullanılabilecekti. [2]

Simonides’in hafıza sanatını nasıl icat ettiğine dair bu çarpıcı hikâyeyi Cicero De oratore (Hitabet) yapıtında, belagatin beş kısmından biri olarak hafızayı tartıştığı sırada anlatır. Hikâye Romalı hatiplerin kullandığı, “yerler” ve “imgeler”e dayanan hafıza tekniğinin kısa bir tanımını sunar. Klasik hafıza tekniğine dair Cicero’nun önerdiğinden başka iki tanım daha günümüze ulaşmıştır ve bunların her ikisi de belagat konulu bir risalede, belagatin bir parçası olarak hafızanın tartışıldığı sırada gündeme getirilir. Bunların biri, yazarı meçhul Ad C. Herennium libri IV içinde, diğeri ise Quintilian’ın Institutio oratoria’sında (Hitabetin İlkeleri) yer alır.

Klasik hafıza sanatının tarihiyle ilgilenen öğrencinin akılda tutması gereken ilk temel bilgi, hatibin hafızasını geliştirmesine olanak veren bir teknik olan bu sanatın belagatin alanına dahil olduğudur. Bu teknik sayesinde hatip uzun söylevleri hiç takılmadan ezberden okuyabiliyordu. Hafıza sanatının Avrupa geleneği içinde nesilden nesle aktarılmasını, asla unutulmadan, daha doğrusu modern zamanlara kadar unutulmadan gelmesini sağlayan şey de belagat sanatının parçası olmasıdır. Her tür insan faaliyetinin şaşmaz rehberi olan Antikçağ düşünürleri, belagat sanatının parçası olan hafızayı geliştirmek için de kurallar ve ilkeler belirlemiştir.

Hafıza sanatının genel ilkelerini kavramak güç değildir. İlk adım hafızaya bir dizi locus, yani yer kaydetmektir. Hafıza yerleri sisteminin farklı türleri olmakla birlikte en yaygın olarak kullanılan sistem mimari yerlerdi. Sürecin en açık tasvirini Quintilian’da buluyoruz. [3] Hafızada bir dizi yer oluşturmak için, der Quintilian, bir binayı akılda tutmak gerekir. Olabildiğince geniş ve farklı kısımlardan oluşan bir bina olmalıdır bu; ön avlu, oturma odası, yatak odaları, salonların yanı sıra, odaları süsleyen heykeller ve diğer süs eşyaları da bulunmalıdır. Söylevi hatırlatmak için kullanılacak imgeler ise –örnek olarak bir denizci çıpasını veya silahı kullanabileceğimizi söyler– hayal gücü aracılığıyla, binanın içinde seçilip ezberlenen yerlere yerleştirilir. Bundan sonra, olgulara dair hafızanın canlandırılması gerektiği anda, bütün bu yerler tek tek ziyaret edilerek emanetler bekçilerden istenir. Antik dönem hatibinin, konuşmasını yaptığı sırada hayalinde binanın içinde gezinerek, ezberlediği yerlerin her birinden oraya yerleştirdiği imgeleri geri aldığını hayal etmeliyiz. Bu yöntem konuşmada değinilecek noktaların doğru sırayla hatırlanmasını sağlar, çünkü bu sıra binanın içindeki yerlerin düzenine göre sabitlenmiştir. Quintilian’ın imge olarak çıpa ve silahı örnek vermesi, aklından geçen konuşmanın muhtemelen bir yerinde denizcilik meselelerinin, başka bir yerinde ise askeri harekâtların ele alındığına işaret etmektedir.

Bu hafıza tekniği jimnastiğiyle ciddi olarak uğraşmaya hazırlıklı olan herhangi biri için bu yöntemin işe yarayacağına kuşku yoktur. Bizzat böyle bir işe hiç girişmedim, ancak bir profesörün çeşitli davetlerde öğrencilerini eğlendirmek için her birine aklından bir nesne tutmasını söylediğini, içlerinden birinin bütün bu nesneleri sırasıyla not ettiğini, ilerleyen saatlerde profesörün listeyi doğru sırayla tekrar ederek herkesi şaşkınlığa uğrattığını işittim. Bu küçük hafıza numarasını gerçekleştirebilmek için, her nesneyi adını duyduğu anda kâh pencere pervazına kâh masanın üstüne kâh çöp tenekesine yerleştiriyordu. Sonra, Quintilian’ın tavsiye ettiği gibi, bu yerleri sırayla ziyaret ederek orada saklanan şeyleri geri istiyordu. Klasik hafıza tekniği diye bir şeyi hayatında duymamış, kendi yöntemini kendi başına keşfetmişti. Biraz daha ileri gidip hafıza yerleri aracılığıyla kaydettiği nesneleri birer fikirle eşleştirmiş olsaydı, klasik dönem hatibinin söylevlerini ezbere verdiği gibi o da derslerini ezberden anlatarak daha da büyük bir hayret yaratabilirdi.

Klasik sanatın uygulamaya dönük hafıza tekniği ilkelerine dayandığını fark etmek önemli olmakla birlikte, bu sanata “hafıza tekniği” deyip geçmek yanıltıcı olabilir. Klasik kaynaklar neredeyse inanılmaz keskinlikte görsel izlenimlere dayanan birtakım içsel teknikler tasvir etmektedir. Cicero’ya göre, Simonides’in hafıza sanatını icat etmesi, yalnızca düzenin hafıza açısından ne denli önemli olduğunu keşfetmesine değil, aynı zamanda görme duyusunun bütün duyular içinde en güçlüsü olduğunu keşfetmesine dayanmaktadır.

Simonides’in bilgece sezinlediği veya başka birinin ondan önce keşfettiği gibi, zihnimizin en eksiksiz resimleri duyuların ona aktardığı ve üstüne nakşettiği şeylerden oluşur. Duyularımızın en keskin olanıysa görme duyusudur, dolayısıyla kulaklarla veya düşünme yoluyla edinilen algılar ancak aynı zamanda gözler aracılığıyla da zihnimize aktarıldığı zaman daha kolay akılda kalır. [4]

Notlar


[1] Burada kullanılan üç Latince kaynağın İngilizce çevirileri, Loeb klasikler dizisindendir: Ad Herennium H. Caplan tarafından çevrilmiştir; De oratore E. W. Sutton ve H. Rackham tarafından, Quintilian’ın Institutio oratoria’sı ise H. E. Butler tarafından çevrilmiştir. Bu çevirilerden alıntı verirken kimi zaman, özellikle hafıza tekniğine özgü terminolojiyi korumak adına, düz anlamı verecek biçimde değişiklikler yaptım.

Antik dönem hafıza sanatının bildiğim en iyi tarihi H. Hajdu’nun Das Mnemotechnische Schrifttum des Mittelalters yapıtıdır (Viyana, 1936). Yapıtın kısa bir özetini “The Ciceronian Art of Memory” makalemde sunmaya çalıştım (Medioeve e Rinascimento, Studi in onore di Bruno Nardi, Floransa, 1955, II, s. 871 vd.). Genel olarak baktığımızda tuhaf bir biçimde ihmal edilmiş bir konudur bu. Metne dön.
[2] Cicero, De oratore, II, lxxxvi, 351-4. Metne dön.
[3] Institutio oratoria, XI, ii, 17-22. Metne dön.
[4] De oratore, II, lxxxvii, 357. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Erdem, "Matbaadan önce 'hafıza' vardı!", Hürriyet Kitap Sanat, 6 Nisan 2020

‘Yer ve ona bağlı imgeleri hafızaya nakşetme yoluyla ezberlemeyi amaçlayan’ bir olgudur ‘hafıza sanatı’. Geçmiş çağların bilgiyi öğrenme kadar onu saklama yöntemidir de. Hele matbaa çağı öncesi ‘idmanlı bir hafızanın yaşamsal önem taşıdığı’ göz önünde tutulduğunda daha böyledir bu’. Antik Yunan, Roma ve Avrupa sanat, edebiyat ve düşünce oluşumunda önemli rol oynayan ve belagatle içli dışlı olan bu sanat, Frances A. Yates’e göre, ‘Avrupa geleneğinin sinir ağı içinde’dir. Antik Yunan’dan Roma’ya, oradan ortaçağ ve Rönesans’a hatta modern bilimin doğuşuna kadar sürekli yorumlanarak güncellenmiştir. Dante, Shakespeare, Bacon, Decartes, Leibniz gibi aktörlerde izlerinin görünmesi bundandır. Hafıza Sanatı dönüşüm kabiliyetiyle, sadece ‘bilginin ansiklopedisini ezberleme, dünyayı hafızada yansıtma olmaktan çıkıp yeni bilgiyi keşfetmek amacıyla ansiklopedi ve dünyayı sorgulamanın aracına’ evrilir ve nihayetinde bilimsel yöntemin gelişmesine zemin hazırlar. Bu bağlamda, ‘hafıza sanatı’nı incelemek aslında sanat, düşünce ile bilimin yöntemini de araştırmak anlamına gelir.

Yates Hafıza Sanatı adlı çalışmasında ‘hafıza’yı üç temel eşikte irdeliyor. İlkin başlangıca, Antik Yunan’a, şair Simonides’e eğiliyor. Hemen her kavramı bir hikâyeye bağlamakta mahir eski kültür, yine aynı yolu seçiyor. Skopas adında bir soylu, günün birinde evinde seçkinlere bir ziyafet verir. Orada lirik bir şiir okuyan ve ikiz tanrılar Kastor ve Polydeukes’i öven şair Simonides, bu övgüden dolayı ev sahibi tarafından terslenir. O sırada şaire bir haber gelir ve dışarıda iki genç adamın kendisini görmek istediği bildirilir. Şair dışarı çıkınca evin tavanı çöker ve herkes ölür. Kimin kim olduğunu tespit etmek için şairin hafızasına başvurulur. Çünkü şair icat ettiği sanat sebebiyle ‘yerlerin düzeninin şeylerin düzenini muhafaza ettiğini, şeylere dair imgelerin ise kendisine işaret’ olduğu bilgisine sahiptir. Hafıza ilkin locus’u (yer) kaydeder, sonra da onu imgeleştirir. Burada, dikkat çekici olan gözün öne çıkarılmasıdır.

Sonraki çağlarda, Simonides’i yorumlayan Cicero, onun yalnızca ‘hafıza sanatı’nı değil, ‘aynı zamanda görme duyusunun bütün duyular içinde en güçlü olduğunu keşfetmesine’ atıfta bulunarak, görmeyi yüceltir. Bu gerçekliğin felsefesi kadar ontolojisini de oluşturacaktır. Oysa Doğu, görmekten öte duymaya ayarlıdır. Söz görülmez, duyulur ilkin orada. Simonides’in gözün yarattığını ses ile güçlendirip sonra da imgeleştirmesi elbette çok değerli. Yüzyıllar boyu yerler ve imgeleri yapay bir şekilde tekrarlamanın ezbere hizmet ettiği, bilgiyi koruduğu da biliniyor. Ancak asıl olarak, düşünce ve sanata nasıl yaratıcılıkla kaynaklık ettiğine bakmak gerekir. ‘Şeylerin başlangıcını doğal yetenekten alırlarken, hedeflerine nasıl bir disiplinle vardıkları’ daha önemlidir çünkü.

Batı’da ‘yazdığı şiir karşılığında ücret talep eden ilk şair’ olarak da anılan Simonides, bu yönüyle ‘patronaj’a da zemin hazırlar. Ortaçağ ve sonrasının resim, görsel malzeme ve çizimlerle, sanatın değişik alanlarına yaydığı Hafıza Sanatı resim, mimari, edebiyat kadar kabaladan doğal büyüye, Çin ve Mısırlıların kullandıkları yazıya değin birçok bağlama da açılır. Dante’den Bruno’ya değin pek çok sima bu süreçte yerini alır.

Devamını görmek için bkz.
 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova