ISBN13 978-975-342-983-2
13x19,5 cm, 204 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz, s. 13-18

Bu kitap yedi yıllık bir hayat incelemesinin kaydıdır. Bu kaydın amacı ne tür deneyimlerin beni mutlu ettiğini bulmaktı.

İzlediğim yöntem şuydu:

a) Gündelik hayatta kendimi özellikle mutlu hissettiğim anları yakalamak ve bunları kelimelere dökmeye çalışmak.

b) Mutluluğun hangi koşullarda ortaya çıktığına dair bir kural bulmak amacıyla bu kayıtları tekrar tekrar gözden geçirmek.

Kitabın biçimini deneyin doğası belirledi. Sorunun nasıl geliştiğini göstermek için günlüğümden bazı bölümleri kullandım. Neticeye ulaşmamı sağlayan fikirleri ve ipuçlarını nasıl zamanla birbirine eklediğim anlaşılsın diye olguları kendi bakış açımdan aktarmaya çalıştım.

Kitabı yazma sebebimle yayımlatma sebebim aynı değildi. Kitap, elindeki olguların fazlalığından kafası karışmış, atladığı bir şeyi bulma umuduyla bütün tahkikatını gözden geçiren ve özetini yapan bir dedektif ruhuyla yazıldı. Bu yüzden de projemin dördüncü yılında bu kitabı yazmaya başladığımda sonunun nasıl geleceğini bilmiyordum ya da hayal meyal seçebiliyordum. Bu anlamda kitap, şüpheleri, gecikmeleri, yanlış iz peşinde koşmaları da inceleyen eşzamanlı bir günlüktür ve yazılma sürecinin kendisi araştırmanın hayati bir parçasıdır.

Kitabı yayımlama sebebimse, muhtemelen bulduğum şey kendi mizacıma ve içinde yaşadığım koşullara has olsa da, onu bulurken kullandığım yöntemin başkalarına faydası olabileceğini düşünmemdir, ulaştıkları sonuçlar benimkinin tam aksi olsa bile. Bugünlerde böyle bir yönteme duyulan ihtiyaç açıkça ortada; insanın gerçekten sevdiği ve sevmediği şeyleri keşfetmesini, seri üretim bir idealden ödünç almadığı, gerçekten kendisine ait olan değerler için bir standart oluşturmasını sağlayabilecek bir yöntem bu.

Ancak benden başkaları bu yöntemi faydalı bulsa bile bu kitap kesinlikle mutlu olmanın yolları üzerine yazılmış bir eser değil. “Neleri seviyorum?” sorusunu sorduğumda bulduğum şeylerin olabildiğince hakikate sadık bir kaydı bu. “Bunu yapın,” demiyor, “Bunu yaparsanız neler olur?” sorusuna verilebilecek cevaplardan birini veriyor sadece. Ben yaptığımda olanlar beni de şaşırttığına göre, eminim burada anlattığım deneyimleri uzak ve yabancı bulacak başkaları da çıkacaktır. Zira psikologlar insan mizaçları arasında büyük farklılıklar olduğunu, her mizacın aşırı uçlarında olanların, karşıtını tümüyle yanlış anladığını ve çoğunlukla aşağıladığını söyler. İnsanın yanlış bir tavır, yani kendi mizacının eğilimlerine aykırı bir tavır takınabileceği düşüncesi de doğru görünüyor; bu yüzden de benimle aynı deneyi yapmaya heves eden birileri olursa, tıpkı benim gibi, aslında olduklarını zannettikleri kişiden çok farklı bir mahluk olduklarını keşfedebilirler.

Keşiflerimde kaçınılmaz bir şahsi koşullanma olsa da içlerinden bazılarının bütün herkes için geçerli olabileceğini düşünüyorum. Mesela bir şeyi zihinsel olarak bilmekle “yaşanmış” deneyim olarak bilmek arasında büyük fark olduğunu keşfettim. Bu herkesçe bilinen bir gerçek olsa da hayati bir önem taşıyor. Psikoloji üzerine yazılmış bilimsel kitapları okudukça deneyimin hayati olgularının nasıl dışarıda bırakıldığını gördüm. Fikirlere görünüşte büyük bir yeterlikle hâkim olduğun halde, bilgilerini hayata uygulamaya çalıştığında bocalamanın mümkün olduğunu göstermek için okurlardan ilk birkaç bölümü okurken şunu akıllarında tutmalarını rica edeceğim: Psikoloji bölümünden üstün başarı belgesiyle mezun oldum ve bu deneyi sürdürdüğüm sırada pskiloji bilgimi, ders vererek, araştırma yaparak ve başka şekillerde kullanarak hayatımı kazanıyordum. Aslında bilmekle yaşamak arasındaki bu uçurum karşısında duyduğum huzursuz şüphe, bu yöntemi geliştirmekte ilk adımları atmama sebep oldu. Descartes’ı hatırlayarak, bana öğretilen her şeyden şüphe ederek işe başladım ama bilgilerimi bir mantık ve argüman yapısı oluşturacak şekilde tekrar inşa etmeye çalışmadım. Aklımdan değil hislerimden öğrenmeye çalıştım. Ama algımı incelemeye, deneyimlerimi gözden geçirmeye başladığım andan itibaren, farklı algılama şekilleri olduğunu ve bu farklı şekillerin beni farklı hakikatlere ulaştırdığını keşfettim. Hayatı kafamdaki farkındalık merkeziyle, at gözlüklerinden görmek anlamına gelen bir dar odak vardı, bir de bütün bedenimle bilmek anlamına gelen, gördüğüm şeyleri algılayışımı hayli değiştiren geniş bir odak vardı. Dar odağın aklın yolu olduğunu keşfettim. İnsanın hayat üzerine fikir yürütmek gibi bir alışkanlığı varsa, hislere de aynı yoğunlaşmış ilgiyle yaklaşmaması, hislerin genişliğini, derinliğini ve yüksekliğini gözden kaçırmaması çok zor. Ama beni mutlu eden tam da o geniş odaktı.

Bunu bulduktan sonra bir sonraki hedefim bu geniş odağın neye bağlı olduğunu araştırmak oldu, çünkü bunu her istediğimde elde edemediğimi fark ettim. Buradan yola çıkarak zihnimin daha önce hiç bilmediğim bir bölümünü keşfettim. Düşüncem ne zaman “kör” olsa yani ne zaman düşündüğüm şeylerin farkında olmasam, düşüncelerimin çocuksu ve mantıksız bir hal almaya meyilli olduğunu gördüm. Elbette mesleki çalışmalarım dolayısıyla “bilinçdışı zihnin” içeriği ve alışkanlıkları üzerine pek çok tanım okumuştum ve bilinçdışı tanımı gereği, yardım almadan kendimde bilemeyeceğim bir şeydi. Ama psikanalistin karanlık krallığıyla, bilinçli düşüncemin işlenmiş toprakları arasında bulunan ıssız bölgeyi kendi kendime büyük bir randımanla keşfedebileceğimi bilmiyordum. Bir-iki basit gözlem numarasıyla kendimde çok beklenmedik şeylerin farkına varabileceğimden habersizdim. Yavaş yavaş bu bölgeyi keşfederek algımın kuvvetini hangi güçlerin kısıtladığını ve bozduğunu, daha önceki gözlemlerimin gün ışığına çıkardığı bu mutluluk kaynağından sürekli faydalanmamı neyin engellediğini anlamaya başladım.

Kendi içimdeki beklenmedik eğilimlerle sürekli yüz yüze gelsem de, olup bitenler üzerine düşünmek için teorik terimler bulmak uzun zaman aldı. Ancak bu kitabın büyük bölümünde anlattığım yolculuğumu tekrar gözden geçirme teşebbüsünden sonra keşiflerimin bir kısmına ışık tutan bir teori geliştirebildim. Başlangıçta hedefim teorileri değil olguları sunmak olduğundan bu yorumu ayırarak Sonsöz’de ele aldım. Aşağıda teorinin kısa bir özetini bulabilirsiniz.

Yaşadığım zorlukların, her insan kişiliğinin iki farklı tarafı olduğunu, her kadın ve erkeğin potansiyel olarak hem erkek hem dişi olduğunu anlama konusundaki beceriksizliğimden kaynaklandığını söyleyebilirim. Her birimizin içinde temelde birbirine zıt ama birbirini tamamlayan eğilimler olduğunu, bu kutupların her düşünce ve duygunun yönünü belirlediğini ve normalde cinsel ilişki olarak adlandırılan şeyin çok ötesine geçtiğini daha önce fark etmemiştim. Öyle görünüyor ki en makbul yaşam tarzının eril tarz olduğunu zannetmişim, nesnel bakış ve başarı üzerine kurulu bir erkek hayatı yaşamaya çalışmışım. Ancak alttan alta bunun asıl istediğim şey olmadığını hissetmiş olmalıyım, çünkü deneyimlerimi sorgulamayı denediğim anda farklı bir duruşa yönelik itkiler keşfetmeye başladım ve bunun sonucunda ruhsal dişiliğin ne anlama geldiğini bir nebze anlayabildim. Dolayısıyla çalışmalarımın neticelerinden biri de cinselliğin fizyolojik bir meseleden ibaret olmadığının keşfiydi, ama bunu daha iyi anladıkça işin fiziksel yönü daha fazla önem kazandı. Bilimsel yazılarda işime yarayacak çok az şey bulmuş olmama şaşmamak lazım, çünkü bu çiftcinsiyetlilik teorisinin ışığında, fizyoloji ötesinde dişil bir duruşun nasıl gelişeceğinin entelektüel açıdan hiç anlaşılmamış olduğunu gördüm. Gelişmiş dişil duruş doğal olarak mistisizmde ifade bulduğundan, analitik zihin tarafından ona kuşkuyla bakıldığını ve zihin açıklığı gerektiren tarafsızlığın düşmanı olarak görüldüğünü düşünüyorum. Nesnel akıl yürütmenin karşısındaki en zor iş, elbette kendi zıddını anlamaktır.

Tanıdığım insanların (erkek olsun, kadın olsun) çoğu “eril” zekâyı, yani öznel sezgi karşısında nesnel akıl yürütmeyi bir kült haline getirmiştir. Görünen o ki ben de bu modaya uymuşum ve mantık simgelerinin “hakikat” olduğu, geri kalan her şeyin sadece “istek-gerçekleştirimi” olduğu iddiasını kabul etmişim. Senelerce bana kısır gelen bir entelektüel dille konuşmaya çabalamışım, evrenle ilişkimi bana uymayan terimlerle anlamak için kendimi zorlamışım. Evren karşısında dişil bir duruşun, zihinsel ve biyolojik açıdan, aslında eril bir duruş kadar meşru olduğunu anlayamamışım; bunun tek sebebi de dişil duruşun, şimdiye kadar asla tam manasıyla anlaşılamadığı, kendini de anlamadığı için mitolojik ve dini simgelerine özel bir saygı ve meşruluk vermiş olması. Dişil ya da öznel duruşun kendini anlamak için eril zekâya ihtiyacı olsa da, yetkin erkek zekâsına sahip olan çoğu tanıdığımın yeterince iki-yönlü olmadığını fark ettim; bu yüzden de ister erkekte ister kadında olsun, nesnelliğin anlamına dair bir fikirleri yoktu. Weininger ve D. H. Lawrence gibi kendi dişiliğini kısmen anlamış olanlar da korktukları için ondan nefret ediyor ve onu küçük görüyorlardı. Ben de ondan korkmuş, hayatımı benim için yapay olan eril amaçlarla doldurmaya çalışmıştım. Öyle görünüyor ki amaçlarını kaybetmek istemeyen eril tarafım, dişilliğe açık bir hale gelmeye cesaret edememişti çünkü kimliğini kaybetmekten korkmuştu. Böylesi bir açıklık oluşana kadar da ben, amaç odaklılığıma eşlik eden dar dikkat odağından kurtulamamıştım.

Bütün bunlardan, insanın hayatındaki sorunlarla yüzleşirken birbirine tamamen zıt iki farklı tavır benimseyebileceği sonucunu çıkarttım. Birincisi dış dünyayı değiştirmeye çalışmak, ikincisi kendini değiştirmeye çalışmak. Her ne kadar bu tavırların ikisi birden herkeste potansiyel olarak mevcut olsa da çoğumuz tek-yönlü bir hal almışız ve ilişkilerimizin çoğunda bu tavırlardan birini tercih etmiş, ona meyletmişiz. Dışsal meselelerle uğraşan, amaçlarına uyacak şekilde insanları ve şeyleri kontrol etmeye çalışan birisi için karşıt tavrın sorunları ürkütücü ve gerçekdışıdır. Kendi kişiliğini dünyaya dayatma arzusu olmayan, dış dünyanın ona sunduklarını kabul eden ve yeni bir varlığa dönüşen kişiye de diğer tavır yüzeysel gelir – aynı zamanda korkulacak bir şeydir. Yine de bu karşılıklı küçümseme ve korkunun yanı sıra hepimizde karşıt tavıra bir özlem, dengeyi yeniden tesis etmek ve iki-yönlü bir kişilik olmak için bilinçdışı bir gayret de vardır, Platon’un tanrıları tahtlarından indirmeye kasteden sekiz uzuvlu varlıkları gibi.

Araştırmam sırasında kendimi daha az düşünmenin yollarını aramaya başladım çünkü böyle tek yönlü bir yaklaşımı sıkıcı buluyordum. Ancak kendisi hakkında daha az düşünmenin herkese iyi geleceğini düşündüğüm anlamına gelmez bu. Kendilerini sürekli dışsal amaçlara vakfetmeye eğilimli insanlar, dengeyi aksi yönde bulabilirler.

Beni bu keşiflere götüren yönteme gelince, katı görev ya da yüksek ahlaki gayretle değil mutluluk anlarıyla ilintili olduğu için bu yöntemin kolay olduğu zannedilmesin. Öğrendim ki asıl kolay olan insanın gerçekten sevdiği şeye gözlerini kapamasıymış, kendi ihtiyaçlarını başkalarından hazırlop kabul etmesiymiş, değerleri günbegün kalburdan geçirmekten kaçınmasıymış. Son olarak, kendisinin zannettiğinden çok daha aptal olduğunu anlamaya hazır olmayan kimse bu deneye kalkışmasın.

Londra, 1934

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2022. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X