ISBN13 978-975-342-206-2
13x19,5 cm, 104 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası, 1998
Haz İlkesinin Ötesinde - Ben ve İd, 2001
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ahmet Bozkurt, "Freud’un huzursuzluğu", Ayraç, Aralık 2009

Wittgenstein’ın, “psikolojik fenomeni açıklamak değil, ama özümsemek güç fenomendir” önermesinin ışığında adına psikanaliz denen olgunun gerçekte hangi bilişsel ve sosyal koşullanmaların eseri olduğunu görmek ve hangi aşamalardan geçerek bugünlere geldiğini anlamak hiç de zor olmasa gerek. İnsan ruhunun karanlık bölgelerini açıklamak için ortaya çıkan psikanaliz en nihayetinde hep geçişsel olanın aktarıldığı ayrı bir dünya gibi görünür.

Freud’un psikoterapiye dayalı bir tedavi türü olarak ortaya çıkardığı psikanalizi yine Freud’un yakın dostu ve çalışma arkadaşı Joseph Breur ile temelde hipnoza ve histerikleri katarsis yöntemi ile tedavi ettiklerini açıkladıkları ortak çalışmalarında görmek mümkün. Psikanaliz tarihinin bu ilk analitik ve tedaviye yönelik uygulamaları belki de o tarihlerde (1899) psikanalitik yöntemin ilk tohumlarının atıldığının da en önemli göstergelerinden birini oluşturur. Zaten Freud da değişik zamanlarda psikanalizi ortaya çıkaran ilk adımların Breur tarafından atıldığını dillendirmiştir. Viyana’lı bir hekim olan Joseph Breur’un isterik bir kız olan Anna O. üzerinde uyguladığı katarsis yönteminin psikanalizin başlangıç evresini oluşturduğunu ancak bunun yetersiz kaldığı için zamanla hipnoz yönteminden, serbest çağrışım yöntemine geçildiğini vurgular Freud.

Tarihsel arkaplanı ne olursa olsun psikanaliz hem bir tedavi hem de düşünsel bir yöntem olarak Freud’un metinlerine dayanır. Bireyin nevrozlarla kısıtlanan haz duyma yeteneğini eski haline getirmekle işe başlayan psikanaliz Adorno’nun da vurguladığı gibi kişiliği, yaşamak için gerekli bir yalan olarak katar teorik sistemine. Psikanalize göre kişilik bireyin içgüdüsel feragatini ve gerçeklik ilkesine uyarlanmasını sağlayan sayısız rasyonalizasyonları bir arada tutan o en büyük ve kuşatıcı rasyonalizasyondur. Ama sırf bunu kanıtlamış olmakla da olsa T. W. Adorno’ya göre psikanaliz böylece insanın yokluğunu da onaylamış olur.

Cinsel dürtünün (trieb) önemi üzerinde durulduğu ilk önemli eser olma özelliğini de taşıyan Histeri Üzerine Çalışmalar kitabından sonra Breur’dan ayrı yolda ilerleyen Freud zamanla klinik çalışmalara daha da ağırlık vermiş hipnozla tedaviden sonra serbest çağrışım yönteminin temel belirleyicisi olduğu hekim-hasta ilişkisi üzerinde yoğunlaşmıştır. Hipnozu bıraktıktan sonra serbest çağrışım yöntemini uygulayan Freud bu deneyimleri sonucunda ileride psikanalize temel biçimini verecek olan ‘geçmiş’ imgesinin insan kişiliği üzerinde ne kadar belirleyici bir örtü oluşturduğunu görecek ve neredeyse bütün psikanaliz kuramını bu ‘geçmiş’ imgesi üzerinde yoğunlaştıracaktır.

Serbest çağrışım yöntemiyle elde ettiği klinik deneyimlerinde Freud çocukluğun ve çocukluk anılarına ilişkin yaşantıların kökeninde bastırılmış cinsel duyguların olduğunu söylüyordu. Dönemi için son derece aykırı ve köktenci bulunan bu görüşler o zamanlarda tepkiyle karşılanmış ve Freud, bugün de çoğu bilinçsizce yapılan, pek çok yersiz eleştiriye maruz kalmıştır.

1897’lerde rüyâ analizlerinden yola çıkarak Oedipus kompleksini psikanalize armağan eden Freud bu duyguyu tüm kültürler için evrensel kılmasıyla da çokça eleştirilmiştir. Freud’u ve onun psikanaliz kuramını, hiç şüphesiz, kendi tarihsel ve sosyal bağlamı içerisinde anlamlandırmak en doğrusu. Bugün için klinik psikiyatriden daha ziyade felsefeye ve kültür bilimlerine çok daha elverişli bir alan sunan verimli bir saha olan psikanalizi her okumaya göre değişecek olan yapısıyla ele almak gerekiyor. Varoluşun anlamı ve insanın ne’liğinin bu dünyadaki psişik görünümleri konusunda, bugün, bize psikanalizden başka hangi disiplin yardımcı olabilir ki?

Jean François Lyotard’ın La condition postmoderne’de vuzuhla dillendirdiği “temsil epistemesinin sonu”nu hazırlayan süreçleri açıklarken Şeyla Benhabib de bu sonucun bir ikrarı olarak görülebilecek olan temel bir varsayım ortaya atar. Benhabib’in “dil paradigmasının bilinç paradigmasının yerine geçtiği” yolundaki açık sözlü öngörüsü Batının bilinç akışında izleksel bir forma bürünen öznenin, kendisini ötekileştiren edimsel bir farklılık nosyonunun sonucu olarak nasıl bir dilsel süreç içerisinde ortaya çıktığını göstermektedir. Benhabib’in ısrarla üzerinde durduğu olgu, sözcüğün en arı anlamında bilincin “temsil” durumunda açığa çıkan ontolojik ve epistemolojik bir uğrağa tekabül eder. Bu ise daha çok bilincin kamusal alanda temsiliyetinden doğan bir iç çelişki sonrasında ortaya çıkan bir simetridir. Lyotard’ın “temsil epistemesinin ölümü” olarak belirlediği epistemik kopukluk Benhabib açısından hem postmodernist hareketlerin hem de feminizm ve diğer bilinç hallerinin egemen olduğu teorik hareketlerin doğmasının en büyük müsebbiplerindendir.

Psikanalitik literatürün, Saffet Murat Tura’nın da dediği gibi, en az spekülatif ve en sağlam metinlerinden biri olan Uygarlığın Huzursuzluğu’nda kültür ve toplum psikolojisi bağlamında en azından dışarıya karşı net ve kesin sınır çizgileri çeker gibi olan ben duygusunun, bir “ebediyet” duygusu olan okyanussal benliğin dışarlıklı olana karşı takındığı durumun nesnel olan sınır durumlarını silikleştirdiği bir uzamda ben duygusunun da bozukluklara karşı açık ve aynı zamanda benin sınırlarının sabit olmadığını göstermektedir Sigmund Freud. Ben duygusunun, büyük ölçüde yeniden kurulan bir gelişme sürecinden geçtiğini düşünmektedir Freud. En çok da, kendisinin “genel duyumlar yığını” olarak adlandırdığı bir “dışarı”nın, bir dış dünyanın varlığını tanımasına yol açan şeyin sınırsız bir biçimde hüküm süren haz ilkesini askıya alan ve kaçınmaya yol açan sık, çeşitli ve kaçınılmaz olan acı ve keyifsizlik duyumları olarak görmektedir.

Ben’in kendini içerden gelen keyifsiz uyarımlara karşı savunmak için kullandığı yöntemlerin, dışardan gelen keyifsizliğe karşı kullandıklarından farklı olmamasının ciddi patolojik rahatsızlıkların çıkış noktası olarak belirleyen Freud böylece ben’in kendini dış dünyadan tecrit ettiğini düşünür. Başlangıçta her şeyi içeren ben, daha sonra kendinden bir dış dünya kesip atar. Dolayısıyla şimdiki ben-duygumuz hayli geniş kapsamlı, benin çevresindeki dünyayla daha içten bir bağlılığa karşılık düşen bir duygunun büzüşmüş bir kalıntısıdır sadece.

Unutmanın bellek izinde bir silinme yeni bir yıkım yaratıp yaratmadığını mekânsal ve eşmekânsal bağlamda metaforik bir imgelem içerisinden dillendiren Freud en çok da dilin ve belleğin uçtuğu bu sınır durumunda her şeyin bir şekilde korunduğu ve uygun şartlar altında, uzun erimli bir gerileme sayesinde tekrar ortaya çıkarabileceği şeklindeki karşıt bir varsayıma eğilim göstermektedir.

Belli tarihsel koşulların, varolan uygarlığa karşı duyulan derin ve uzun süreli bir hoşnutsuzluk hâlini beslediğini düşünen Freud açısından uygarlığın insanlığın sefaletinden sorumlu olan en büyük etkenlerden biri olarak gören uygarlık-karşıtı tüm söylemleri şaşırtıcı bulur Freud. Zira uygarlık nosyonunun nasıl tanımlanırsa tanımlansın sonuçta acı kaynaklarından gelen tehdide karşı kendimizi savunmaya çalışırken kullandığımız araçların hepsi de söz konusu uygarlığa aittir.

İnsanların çok eskiden beri mutlak bir güç ve mutlak bilgi ideali oluşturduğunu, bu ideali de tanrılarında cisimleştirdiğini belirtir Freud. Kendi arzusu karşısında ulaşılamaz olarak gördüğü her şeyi bu tanrılara atfeden insanlar şimdi bu ideale erişmeye çok yakın oldukları için neredeyse insan kendisi tanrı haline gelmiştir. Bu anlamda tanrıları insanların kültürel idealleri olarak görmektedir Freud.

Uygarlığın getirdiği en büyük kısıtlamalardan birine maruz kalan bireysel özgürlük sorunu da Freud’a göre bu kısıtlanmayı herkes için geçerli hâle getiren şey ise “adalet” kavramıdır. Onun için uygarlık ile uyum içinde kalabilmenin tek çıkış yolu toplum içerisinde var olan adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.

Uygarlığın mükemmellikle, insanlığa çizilmiş olan mükemmelliğe giden yolla aynı anlama geldiği şeklindeki önyargıya katılmaktan kaçınan Freud açısından uygarlığın gelişmesi, insanlığın maruz kaldığı, kimi özellikleri bize tanıdıkmış gibi gelen kendine has bir süreç olarak görünür. Dolayısıyla Freud uygarlaşma sürecinin bireyin libido gelişimi ile benzerliğine dikkat çeker. Zira bu sürecin en garip örneğine çocukların anal erotizminde rastlanır. Çocuğun dışkılama işlevine, buna ait organ ve ürünlere duyduğu kökensel ilgi, büyüme sırasında, aslında değerli ve takdir edilir nitelikte olan gelişerek anal karakter dediğimiz şeye varabilen, tutumluluk, düzenlilik ve temizlik gibi bir dizi özelliğe dönüşür. Bu bağlamda uygarlığın büyük ölçüde içgüdülerin yadsınması üzerine kurulmuş olduğu ön koşulunun tam da güçlü içgüdülerin tatmin edilmeyişi olduğunu görmemek olanaksızdır Freud’a göre.

Narsistik libidinal akışların ben’in kendisinin libido yatırımıyla yüklü bulunduğu, hatta libidonun ana yurdu olduğundan ve bir ölçüde bunu bir hareket noktası olarak kaldığının fark edilmesiyle belirleyici hale gelen narsistik libidonun özellikle travmatik nevrozların, psikoza yakın duygulanımların pek çoğunun ve psikozların analitik olarak kavranmasını olanaklı hale getirdiğini düşünmektedir Freud. Daha önceleri de nesne içgüdülerinin enerjisini “libido” olarak adlandırmıştı Freud. Aktarım nevrozlarından ben içgüdülerinin de libidinal olduğundan hareket ederek bütün içgüdülerin aynı türden olmayacağına inanmayı sürdüren Freud yaşamın başlangıcı konusundaki kurgulardan ve biyolojik paralelliklerinden yola çıkarak, canlı varlığı koruma ve sürekli daha büyük birimler halinde bir araya getirme içgüdüsünün yanı sıra, bu birimleri çözmeye ve başlangıçtaki inorganik duruma geri götürmeye çabalayan karşıt bir içgüdünün var olması gerektiği sonucuna varır. Böylelikle içe yönelik yıkım içgüdüsünün erotik bir yön taşımadığı zaman çoğunlukla algılanamadığını söyler. Onun için Freud, insanlığın maruz kaldığı bir süreç olarak, uygarlığın insan varlığında kökensel olarak bulunan saldırganlığın tehdidi altında bulunduğuna inanmaktadır. Zira insanların doğal saldırganlık içgüdüsü, her birinin herkese, herkesin her birine karşı duyduğu düşmanlık uygarlığın bu programına karşı durur.

İçe atılarak içselleştirilen bu saldırganlığın aslında gelmiş olduğu yere geri döndüğünü yani bireyin kendi ben’ine yöneldiğini söyler Freud. Otorite karşısında duyulan korkunun beslediği suçluluk duygusunun bir türevi olan güçsüzlük bireyin çıkamadığı otoriteyi özdeşleşme yoluyla içe alarak bir üstben yani insanın çocukken ona karşı yöneltmekten mutluluk duyacağı tüm saldırganlığın sahibi durumuna gelir. İşte bu yüzden saldırganlığın da bilinç akışında simetrik bir uzantısı olarak görülebilecek olan bu olgular en nihayetinde Freud’un, uygarlığın insanların birbirine sıkı sıkıya bağlı bir kitle halinde bir araya gelmesine yol açan içsel, erotik bir itkiye boyun eğdiği için hedefine ancak suçluluk duygusunun sürekli olarak artırılmasıyla yoluyla ulaşabilir.

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X