ISBN13 978-975-342-390-8
13x19,5 cm, 120 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Yaralı Bilinç, 1991
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz: Arap Dünyasının Uyanışı, s. 9-17

Burada sunulan metinlerin çoğu, Arap-İslam dünyasını tepeden tırnağa sarsan olaylar öncesinde yazılmıştır. Beni bu yazıları güncelleştirmeye iten de, Tunus ve Mısır'da estikten sonra başka Arap ülkelerine dalga dalga yayılan başkaldırı ve özgürlük rüzgârı oldu. Ama "Yeşil Hareket"in —yani, İran'daki Haziran 2009 seçimlerini izleyen heyecan verici protestoların— tanığı olduğumdan, bu ülkelerdeki siyasi rejimlerin ve sivil toplumların iki paralel dünya oluşturduklarının; bu dünyaların da, birbirleriyle buluşamadıkları gibi, aksine ters yönde evrildiklerinin ayırdına varmıştım. Bir taraf ne kadar büzüşür ve kendini yekpare bir bütün gibi sunarsa, öteki taraf da —sivil toplumları kastediyorum— o kadar çeşitlenmekte, açılmakta, karmaşıklaşmakta, —Gilles Deleuze'ün önem verdiği kavramı kullanırsak— "rizomatik" hale gelmektedir.

Zaten birbirlerinden çok farklı olan bu ülkeleri karşılaştırmaya başlandığı vakit, hep bir ilk tespite varılır. Çoğunda, nüfusun %60 ila 70'i otuz yaşın altındadır. Dolayısıyla çok genç ülkelerdir bunlar; gençliğin ise, otoriter rejimlerin aklının almadığı ve artık öğrenemeyeceği haklı sebepleri bulunmaktadır. Bu gençliğin ne işi vardır, ne de beklentisi; Amerikalı bir uzmanın pek isabetli bir biçimde Muhaberat devletleri diye adlandırdığı, başka bir deyişle gizli servislerin devlet içinde devlet oldukları ve onları idare edip her tür protesto hareketini bastırmak için kullananlardan başka hiç kimseye hesap vermedikleri polis devletlerinde bu gençliğin iktidara en ufak bir katılımı da yoktur. Her ne kadar bu ülkelerdeki gençlik nispeten eğitimli ise ve çok sayıda iletişim ağıyla temas halinde olup 21. yüzyılı yaşıyor ise de, tabi oldukları devletler hâlâ 20. yüzyıldaki diktatörlük rejimlerinin kemikleşmiş izlerini taşıyarak ayak sürümektedir (bunların tek adam rejimleri mi, dinsel rejimler mi, yoksa hanedan cumhuriyetleri mi olduğunun pek önemi yoktur); köhnedikleri için, aradaki bölmeleri kıramamakta ve benzerini hiç görmemiş oldukları durumlara kolay uyum sağlayamamaktadırlar; mümkün olduğunu düşünsek bile, reforma uğratılmaları da zorlaşmıştır.

Ferhad Hüsrevhâver demokratik hareketlerin üç ülkede üç zamanda tezahür ettiklerini göstermiştir: 2004-2005'te Mısır'daki Kifaye (Yeter) hareketi; 2009'da İran'da seçimlerdeki usulsüzlüğe karşı Yeşil Hareket; 2011'de Tunus'taki "Yasemin Devrimi". Bunlar arasındaki ortak noktaların en önemlileri, seküler olmaları, yurttaş saygınlığıyla ilgili talepler, ilkel Batı-aleyhtarlığını reddetmeleri, cinsiyetler-arası eşitliğin daha güçlü bir biçimde kabulü, yeni orta sınıfların su yüzüne çıkışı, başlarında siyasi bir önder bulunmayışı ve yeni iletişim teknolojileridir.(1) Bütün bu etkenler doğru ve anlamlı olsalar da, bunların Batılı bakışla yorumlanmasında sorunlar çıkmaktadır. Olivier Roy'nın isabetle belirttiği gibi, Tunus'ta ve Mısır' da olup bitenler "otuz yıl önceki İran İslam Devrimi'nin şifre anahtarıyla" yorumlanamayacaktır. "Mısır'daki gösterilere katılanların tam da İran'da Ahmedinejad'a karşı gösteri yapanlar olması"(2) üzerinde ısrarla durmakta da haklıdır. Bir bakıma İranlılar bu demokratik hareketlerden önce davranmışlardır. Yeni tipte bir devrimin harcını karmak için gerekli bütün malzeme bir araya gelmiştir burada: sosyal medyadaki ağların kullanımı, başlarında bir önder bulunmayışı, çoğulcu ve demokratik potansiyel. Amerikan medya organlarının bu hareketi cyber-revolution (siber-devrim) diye nitelemelerine ve Franck Louvier'nin "Sosyal ağların seferber edici gücünü dünyaya kanıtlamış olan Amerikan seçimlerinden sonra ... uluslararası bir izleyici kitlesine ulaşan Twitter gibi mikroblog sitelerinin gücünü gezegenimize hissettiren de İran krizi olmuştur,"(3) demesine neden olan budur.

Şimdi geriye dönüp, o dönemde İran'da olup biten olayların Batı basınında, hatta Arap basınında nasıl aktarıldığına baktığımda, bir tarafta abartılı hayranlığa, öbür taraftaysa temiz yürekli tepkiye şaşıyorum. Rasgele birkaç örnek. Ünlü İngiliz yazar Martin Amis sözü şunu demeye kadar vardırmaktadır: "İran yeryüzündeki en saygıdeğer uygarlıklardan biridir; onun yanında Çinli, yeniyetme gibi, Amerikalı ise çocuk gibi kalır."(4) Mezri Haddad, "İran krizi ya da teokratik efsanenin sonu"ndan(5) bahseder ve nasıl 1979'da İslam Cumhuriyeti'nin kurulması dünyanın her tarafında İslamcı hareketleri coşturduysa, yıkılmasının da geride mahv ve perişanlıktan başka bir şey bırakmayan bu ideolojiyi gerileteceği sonucuna varır. Suudi gazeteci Türki el-Hamad(6) işi Farsları Fransızlarla karşılaştırmaya kadar vardırır ve aynen Fransızların art arda 1789, 1848, 1871 (Komün) devrimlerini, sonra da Mayıs 1968'i yapmaları gibi, İranlıların da tüm 20. yüzyıl boyunca haklarını talep etmekten vazgeçmediklerini ekler: 1906'daki Meşrutiyet hareketi, 1952'de Musaddık'ın başbakanlık görevine dönmesi için yapılan halk ayaklanması, 1979'daki İslam Devrimi ve nihayet Temmuz 2009'daki kitlesel protestolar.

Bütün bunları da, ne kadar meşru olurlarsa olsunlar, başkaldırıların hedeflerine hep ulaşmadıklarını ve o dönemde ifrata varan bir iyimserlikle kendinden geçen basının zor kullanımını hafife aldığını belirtmek için söylüyoruz — iki uzun yıldan sonra, bugün bile hâlâ, küllerin altında yatan korlar belki daha da yakıcı biçimde harlanmak için uygun zamanı beklemektedir. Bastırma yöntemlerinin haşinliği çoğu zaman önceden kestirilemez; adeta bu rejimler, yanıltıcı iblisler tarafından ayartılmakta ve tarihin onlara vermiş olduğu bütün dersleri sistemli bir biçimde unutmaktadır. Suriye'deki duruma bakmak kâfidir: Tanklarla ezilen öfkeli bir halkın boyun eğmeyen cesaretidir bu. Bununla birlikte ilgili devletlerin tutumları arasında önemli farklar da vardır. Mısır ordusunun ılımlılığı ve ihtiyatlılığı ile Suriye ordusunun gözü dönmüşlüğünü, ya da kendi halkını ağır silahlarla katleden Muammer Kaddafi'nin histerik tepkilerini karşılaştırmak yeter. O zaman bir soru belirmektedir: İktidarı halktan ayıran bu uçurum nasıl bir şeydir?

Ernst Bloch, dikkat çekici kitabı Erbschaft dieser Zeit'ta (Bugünün Mirası, 1935), Hitler'in 1933'te iktidarı alması arifesindeki Almanya'nın "çağıyla hemzaman olmayan"(7) (Ungleichzeitigkeit) durumundan bahseder. Zira Fransa ile İngiltere'nin aksine, Almanya 1918'den önce hiç burjuva devrimi yaşamamıştır; bundan dolayı "eski bir bilinçten ve ekonomik varlıktan kalma, aşılmamış kalıntılar"ın(8) sıkıntısını çekmektedir. 21. yüzyılın başındaki Arap ve İslam ülkelerinde, 1930'ların Almanyası ile, çağıyla hemzaman olmama dışında, kültürel ve tarihsel açıdan hiçbir benzerlik olmadığı doğrudur. Çağıyla hemzaman olmama olgusu şimdiki zamanı reddediş olduğu ölçüde öznel olarak çağıyla hemzaman değildir, halk devletin diktasına boyun eğmeyi düpedüz reddetmektedir; bu devlet de günümüz dünyasının hızlandırılmış ritmine ayak uyduramayan bir iktidarın arkaik katmanlarını arz ettiği ölçüde, nesnel olarak da çağıyla hemzaman değildir. Başka bir deyişle, bu zıtlaşma aynı zamanda bir geçmişin, hatta "güncellenmemiş" bir siyasi düzenin ve "tıkanmış bir geleceğin", yani zamana aykırı bir iktidarın ezici baskısı altında ot gibi yaşamaktan başka hiçbir gelecek beklentisi olmayan bir toplumun belirtisidir. Göstericileri başkaldırmaya ve tarihsel gecikmeyi telafi etmeye iten de, iktidarın güncellenmemesi ile halkın tıkanmış geleceği arasında sıkışıp kalmış alandır. Öte yandan geleceğe doğru bu hayati hamle, ancak, boşa dönen miadı dolmuş bir makinenin gücüyle tutulan enerjilerin serbest bırakılmasıyla gerçekleşebilir. Bu gayrimeşru dayatmalara isyan ederken yeni bir ayar yapılmak istenmektedir, yerleşik iktidarların ezici vesayetinden azat olmak, tekrar çağdaş olmak, tarihin dönüm noktalarını belirleyen değişimlerin hep daha çabuk olan ritmine ayak uydurmak istenmektedir; başka bir deyişle, insanı soluksuz bırakan o kabuktan çıkarak özgürlüğün havasını teneffüs etmek, yüzyıllardır maruz kalınan o sürekli aşağılanmadan kurtulmak ve ülkesinin solmuş halesine nihayet biraz parıltı katmak...

Yeryüzündeki sosyal ağlar sayesinde birbirleriyle bağlantı halinde olan bu gençliğin üzerine gelip eklenen bir olgu daha var. Bu göstericiler "Gutenberg galaksisi" neslinden olan bizim gibi midirler? Yoksa algılarda ve tepkilerde değişikliğe yol açan yeni sanal teknolojiler nedeniyle dönüşüme mi uğramışlardır? Öncelikle aktarım devrimi için ağlar yaratılması gerektiğini söyleyelim (İran'daki ve Arap ülkelerindeki gösterilerde ağların çok önemli bir rol oynadıkları bilinmektedir); her ağ da, diğer yandan, rizomatik ilişkilerle tercümesini bulan bir birbiriyle-bağlantıda olma durumu gerektirir. İnternetin ortaya çıkışından hayli önce, Félix Guattari'yle birlikte yazdığı Kapitalizm ve Şizofreni kitabında, bunun felsefi temelini bizzat Gilles Deleuze dile getirmiştir. Ona göre rizom, bağlantı ve heterojenlik ilkesidir; belli bir yere kök salan ağaçtan farklı olan rizom, her nokta herhangi bir başka noktayla bağlantı kurabildiği için, sonsuz bir ağın oluşmasına imkân verir. Kopsa da, kırılsa da, yeniden uç verir ve başka yönlere yayılır. Ne başı bellidir, ne de sonu; durmaksızın doğa değiştirir, dolayısıyla başkalaşımların kaynağıdır. Bir yandan katmanlara ayrılmış ve mekânı belirginleştirilmiş olmasına rağmen, yine de mekânların dışına çıkan hatlarla hareket eder; bu hatlar sayesinde yeni temas bağları, başka iletişim ağları oluşturarak ilerler. Hükümetler, gergin tavırları ve felç edici ağırlıklarıyla ağaç şekilli sistemler halinde kalırken, toplumlar ise çeşitlenir, gitgide daha fazla göçebeleşir ve yeni dönüşümler doğurma potansiyelini yok etmeksizin, birbirini tutmayan çok sayıda unsuru uç uca getirir. Tahran, Tunus ya da Kahire sokaklarındaki göstericilerin çoğunun gerçek anlamda liderleri olmaması da bundandır: Hiyerarşik bir emir-komuta zincirinden komut almadan kendi kendilerine örgütlenmektedirler.

Benim İran'dan hatırladığım, şu gençlerin nasıl bir kolaylık ve ustalıkla sanal dünyaya girdiklerini; ele avuca sığmazlığa, birden ortaya çıkmanın büyüsüne, incelikli biçimlerin başkalaşımına yatkınlıklarını görünce içine düştüğüm şaşkınlıktı. Her İranlı tek bir kişiydi ama muazzam dal budak salmış bir ağ içinde diğerleriyle bağlantı halindeydi; sokaktaki her kişi hem fotoğrafçı hem birey'di, adeta başlı başına bir muhabirdi; öyle ki, mesajını ânında gönderirken, ötekilerle uyum içinde kendi kişisel görüşünü ifade ediyordu; bu "kişisellik" de oradaki herkesin bütünleyici benliği olabiliyordu. İktidarın dileklerinin aksi yönde giden epey tuhaf bir olay vuku buluyordu. Hükümetin iddia ettiği gibi yabancı medya tarafından kullanılmaktan ziyade, olayların can evinde çekilmiş görüntüleri dünyanın üzerine boca eden ve olaylara kendi yorumunu katarak Batılı medyayı ustalıkla kullananlar, bilakis göstericilerdi. Reformcuları —tıpkı Suriye'de olduğu gibi— kitle halinde tutuklayarak hareketin kafasını koparma kararı aldığı zaman iktidarın elinden kaçan da tam bu oldu. Siyasi alanda sesi çıkanları zararsız hale getirirken, iktidar, sistemi temelinden sarsan denetim-dışı tüm ajitasyonlardan ilelebet kurtulacağını zannediyordu. Oysa ilk başta hiç böyle bir şey olmadı, çünkü kendi kendini üreten ağlar işlerine herhangi bir komut almadan devam ediyorlardı; özerklerdi ve başlangıçtaki dinamizmin ivmesiyle kendi başlarına iş görüyorlardı. Tunus'taki, Mısır'daki ya da Suriye'deki gösterilerin hepsinde aşağı yukarı aynı olgularla karşı karşıya geliyoruz; gerçi karşımızdaki toplumun kentliliği ya da aşiret toplumu olması ölçüsünde kimi yerde daha belirgin, kimi yerde de daha zor ayırt ediliyorlar. Her halükârda bu olgular, kabaca söylersek hareketin başında bir lider bulunmadığını gösteriyor; bütün siyasi aileleri ve duyarlılıkları kapsayan bir gökkuşağı oluşturuyor; özgürlük, insan hakları, habeas corpus (birey dokunulmazlığı) özlemi çeken bir çoğulculuk görüntüsü veriyor ve —adeta başarısızlık-aşağılanma-hınç kısırdöngüsünü kırmak ister gibi— sonuç olarak şuna ya da buna karşı hınç duyulmamasıyla ayrışıyor. Bu da zaten ileriye doğru muazzam bir adımdır.

Bunun kadar önemli bir olay daha var: Heterojenleşme, yani bir başka oluş, bir başkalaşma, bir başkalığı ağırlama süreci, ya da, Guattari'nin deyişiyle, "sürekli bir tekrar tekilleşme süreci". Michel Serres bu fikri şu sözleriyle gayet iyi özetlemektedir: "Yirmi-otuz yıldır, Yunanlıların yazmayı ve ispatlamayı öğrenmelerinden sonra görülen paideia'nın (eğitimin) tan vaktiyle kıyaslanabilecek; matbaanın doğuşuna ve kitap hükümdarlığının ortaya çıkışına tanık olan Rönesans'ı andıran bir dönem yaşıyoruz. Hiçbir şeyle karşılaştırılamaz bir dönem, çünkü bu teknikler dönüştükçe beden başkalaşıyor; doğum ve ölüm, acı ve şifa, meslekler, mekân, mesken, dünyada-olma biçimi değişiyor."(9)

Tam bir altüst oluş yaşayan bu ülkelerin geleceği hususunda ise, tahminlerde bulunmak zordur ve büyük temkinsizlik olur; hele ki devrimlerin sözlerini her zaman tutmadıkları da düşünülürse. Her devrim, diyordu José Ortega y Gasset, bir tepkiyle karşılaşır, sonra da bir restorasyon geçirir. 1978 sonbaharında Şah rejiminin çöküşü arifesinde Tahran'da Michel Foucault'yla görüşmelerimizi hatırlıyorum. Coşkusuna rağmen, basireti, hatta şüpheciliği elden bırakmadığını fark etmiştim. Enfes kibarlığı ve yapmacıksız tevazuu bizi çok etkiliyordu; tek tek herkesin dediklerini büyük bir dikkatle dinliyordu; bir gün, bize döndü ve derin bir kuşkuyu hafif çıtlatan muzip bir tebessümle, mealen şunu söyledi: "Şu aynı yerde, bir yıl sonra yine bir araya geldiğimizi ve birbirimize, 'Humeyni'den nasıl kurtulacağız?' diye sorduğumuzu görür gibiyim." "Siyasi maneviyat"a kendini kaptırmasına rağmen, daima kuşku duyduğu ve kendi kesinliklerine bile güvenmediği izlenimini vermişti bana.

Tunus'un siyasi geleceği hususunda hayli iyimserim, ama müstakbel Mısır rejiminin hangi türde olacağını kestiremiyorum; umarım iyimserlerin tahminleri doğru çıkar, en iyi örgütlenmiş ve en güçlü siyasi parti olan İhvan (Müslüman Kardeşler) oyunun kurallarına uyup Türk modelini seçer ve teokratik devlete meyletmekten kaçınır. Suriye'nin geleceği de önceden kestirilememektedir; İran ise sırrına nüfuz edilemeyen bir muamma gibi duruyor. İran rejimi bölgedeki diğer diktatörlüklerden çok farklıdır. Ülkedeki dinsel muhayyile içinde derin temelleri vardır. Aşırı propaganda ve kullanıla kullanıla yıpranmış sloganları her yerde inatla tekrarlayan geriletici mitosların ortalığı sarması nedeniyle din kutsallığından geniş ölçüde uzaklaşmış olmasına rağmen, halkın kuşkusuz en az gelişmiş kesimi, bazen düpedüz mesihçi olan ve otuz iki yıldır her gün üzerine boca edilen mistik-dinsel telkinlere hâlâ safdilce kulak vermektedir. Ama bu hususta da, dünya olaylarından haberdar olup bu kültürel ve siyasi durgunluktan çıkarak yüksek rakımların temiz havasını teneffüs etmeye uğraşan eğitimli kadınların ve gençlerin sayısının gitgide arttığı göz önüne alındığında, her şey o kadar basit değildir. Hakkında ne denirse densin İran toplumu dünyanın en karmaşık toplumlarından biri olmaya devam etmektedir; baş döndürücü çelişkilerle doludur: Bu toplumda en inatçı batıl inançları, en akla hayale gelmez mesihçi fikirleri, en sert zihinsel bağımsızlığı, en eşitlikçi dini, neredeyse "anarşizan özgürlükçü" ve bazen düpedüz serbest-meşrep davranışları, son olarak da New Age'in en fantazi düşkünü maneviyatlarına yakın cüretkâr inanışları yan yana bulmak mümkündür. Ama sistemin zayıf noktası şu an için hâlâ ekonomidir. Elbette cezalar verip halkı fetvalarla dürte dürte çeşitli bölüklere ayırabilirsiniz, ama inatçı ve dikkafalı olup başka kurallara uyan ekonomik olguları eğip bükemezsiniz; dinsel buyrukların en sertinin bile bu kurallara hiçbir etkisi olmamaktadır. Bütün bu gördüklerimiz, ekonomik yaptırımların, dörtnala enflasyonun, hiç denetlenemeyen işsizliğin, çok düşük büyüme de hesaba katıldığında, uzun vadede son sözü söyleyeceğini gösteriyor. Şimdi bu kitabın içeriğine geçiyorum.

Burada sunduğum metinlerin hepsi güncel konularda değil. Tam tersine. Diğer kitaplarımda geliştirilmiş olan şahsi takıntılarımdan türeyen metinler bunlar. Birkaç örnek: Bilgilerimizin dokusunda yama tutmaz delikler gibi duran tarihsel gedikleri nasıl kapatabiliriz? Bu "iki-arada-bir-deredelik" durumunu dünya düzeniyle nasıl bütünleştirebiliriz? Küresel bir uygarlıkta nasıl bir rol oynayabiliriz? Felsefeyi ve sanatı Batı tarihi ve yörüngesi dışında nasıl düşünebiliriz? Eskiden üzerinde çalışmış olduğum kavramlardan birkaçını sayacak olursam, "geleneğin ideolojikleşmesi", "tarihte tatil" ya da "kültürel şizofreni" gibi kavramlar, yazılarıma hep başka biçimlerle tekrar giriyorlar; belki de son tahlilde sadece benim kuşağımı ve ülkemi değil, aynı zamanda Batı-dışı uygarlıkların alınyazısını ilgilendiren bazı temel konular üstüne nüanslı çeşitlemeler bunlar. Geçen yüzyılın sonunda, düşüncemin dünyada olup bitene doğru çark ettiği ve kafamı meşgul eden meseleleri yeryüzü düzeyine taşıyarak çoğul kimliklerle, karışım bölgesiyle, sanallaştırmayla, melez bilinçle ilgilendiğim doğrudur; kısaca, bir çiçek dürbününü andıran dünyamızı belirginleştiren ve kendi "dünyada olmamız" hakkında vaktiyle beslediğimiz fikirle hiçbir benzerliği bulunmayan her şey ilgimi çekiyordu. Zihniyetlerin bir günde evrim geçirmediğini biliyoruz. Bizzat bu soruları sormuş olmam bile, bunların zaten havada dolandıklarını ve kuluçka dönemlerinin son bulmuş olduğunu göstermektedir. Bir yıl dolmadan böyle olayların vuku bulacağına, herkes tarafından izleneceğine ve bunun bütün Ortadoğu'da zincirleme bir biçimde tekrarlanacağına kim inanırdı?

İslam dünyasında Batı hegemonyasının bilincine, Muhammed Arkun'un dediğine göre, iki dönemde varılır: "Yenilenme" (Nahda) ve "Devrimler Çağı" (Tavra). İlk evre 19. yüzyıl sonundan 1950'ye kadar sürmüştür. İkinci evre ise belki hâlâ sürmektedir, fakat İran İslam Devrimi'yle doruğuna ermiştir. Özel sohbetlerinde Arkun, her ne kadar gerçekleşme ihtimali konusunda hayli kuşkulu da olsa, üçüncü bir evreden dem vuruyordu: "Uyanış" (Sahva). Belki de doğru tahmin etmiştir, belki o Uyanış evresine ve onun yol açtığı ferasete şimdiden varmışızdır. Ne yazık artık aramızda değil ki basiretini bir kez daha takdir edelim. Vaktiyle durgun ve kemikleşmiş gibi telakki edilen toplumlarda böyle isyanlarla karşı karşıya olmamız, Arap-İslam dünyasının güncel durumu hakkında yeterince bilgi vermektedir. Bu ülkeler, asırlardır süren bir hareketsizlikten, evrensel bir hilafet yanılsaması çığırından en son çıkanlardır. Güneydoğu Asya ülkeleri bunu onlardan hayli önce, tezahüratsız bir biçimde yapmışlardır. Onlar bizim gibi geçmiş zaferlerin harabeleri üzerinde ağlaşmamıştır. Vietnamlıların Amerikalılara karşı ne kadar az hınç duyduklarını görünce şaşırmıştım. "Biz o defteri kapadık," diyorlardı sürekli. "Amerikalılar bize yatırım için gelsin, onlara hiç garezimiz yok." İşin püf noktası, dünyayı altüst eden dönüşümlerle uyum içinde olmaktır ya da, Octavio Paz'ın deyişiyle, dansa ayak uydurmak ve o günün ritmine uymaktır. Zamanla halklar gençleşir, gayrimeşru iktidarlar da emecek taze kan bulamayınca yıkılırlar.

Notlar


(1) "Les débats de l'Obs", Le Nouvel Observateur, 10-16 Şubat 2011.

Yukarı(2) "Révolution post-islamiste", Le Monde, 14 Şubat 2011.

Yukarı(3) "Internet et son potentiel démocratique", Le Monde, 21 Ağustos 2009.

Yukarı(4) The Guardian, 17 Temmuz 2009.

Yukarı(5) Le Figaro, 8 Temmuz 2009.

Yukarı(6) Şarkü'l-evsat, 22 Temmuz 2009.

Yukarı(7) Ernst Bloch, Héritage de ce temps, çev. Jean Lacoste, Paris, Payot, 1978, s. 104.

Yukarı(8) A.g.y., s. 107-10.

Yukarı(9) "Eduquer au XXIe siècle", Le Monde, 7 Mart 2011. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova