ISBN13 978-975-342-881-1
13x19,5 cm, 352 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş: Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar, s. 15-19

Bu hikâyenin başkişileri yabancılar, tanrılar ve canavarlar. Gözde uğrakları ise haritaların göstermediği, gemilerin demirlemediği, pusulaların şaştığı o fantazmal sınırlar. Sahipsiz bir ülke. Dünyanın bittiği yer. Rivayete göre, "vahşi şeylerin yaşadığı" uzak bir diyar. Bu öteki figürleri aklın zayıfladığı, fantazilerin yeşerdiği sınır bölgesinin sakinleridir.

Yabancılar, tanrılar ve canavarlar, bizleri uçurumun kıyısına kadar getiren aşırılık deneyimlerini simgeler. Yerleşik kategorilerimizi çökertip yeniden düşünmemiz için kışkırtırlar bizi. Malumu meçhulle tehdit ettikleri için, korku ve titremeyle, ayrılırlar çoğu zaman. Cehenneme veya cennete sürülürler ya da insan topluluğundan kovulup yabancıların ülkesine gönderilirler.

"Yabancı" figürü —xenos gibi çok eski bir kavramdan çağdaş bir kategori olan yabancı istilacıya kadar— genellikle kendilerini başkaları üzerinden veya başkalarıyla karşıtlıklarına göre tanımlamaya çalışan insanlar için bir sınır deneyimi olarak iş görür. Yunanların "barbarları", Romalıların Etrüskleri, Avrupalıların denizaşırı egzotik diyarlarda "vahşiler"i olmuştur. Plymouth'tan yola çıkan bir hacının Massachusetts kıyılarında Pequot kabilesinden biri ile karşılaştığında "Bu yabancı da kim?" diye sorduğunu düşünün mesela — işte Batının sınır miti bunun tipik bir örneğidir. Bu hacı, Massachusetts'in yerlisi olan Pequot'nun da Plymouth'tan gelenleri görünce aynı soruyu soracağından bihaberdir elbette. Yabancılar birbirinin gözünde neredeyse daima ötekidir.

"Canavarlar" da bizatihi egoya hiçbir zaman tümüyle hâkim durumda olmadığını hatırlatan, aşırı sınır deneyimlerini simgeler. Büyük mit ve masalların çoğu bunun delilidir: Oidipus ile Sfenks, Theseus ile Minotauros, Eyüp ile Leviathan, Aziz George ile Ejderha, Beowulf ile Grendel, Kaptan Ahab ile Moby Dick, Lucy ile Vampir, Ripley ile Yaratık. Canavar anlatılarının hepsi benliğin esas itibariyle asla güvencede olmadığını hatırlatır. Michel Foucault'nun belirttiği gibi, "pusuya yatmış bekleyen öyle canavarlar vardır ki bilginin tarihiyle birlikte bunların da biçimi değişir".(1) Zira kim olduğumuza ilişkin fikirlerimiz değiştikçe, bu kimliği neyin tehdit ettiğine ilişkin fikirlerimiz de değişir. Meçhulden gelen eşik yaratıkları süzülüp geçer, maske değiştirir. Bu dünyadan olduğumuzu, bu toprakların yerlisi olduğumuzu fısıldarlar kulağımıza. Kabil'in nişanı var bizde de; ilkel bir bilinçdışı, Akhilleus'un topuğu misali, en zayıf noktamız; topallatıyor bizi. Canavarlar, gözümüz göklerdeyse, kökenlerimizin de toprakta olduğunu gösteriyor bize. Meşru düzlemde düşünülüp dile getirilebilecek olanın sınırlarına dadanıyorlar. Tanım gereği teşhis edilemeyen bu yaratıklar, muteber teşhis normlarımıza meydan okuyor. Gayri-tabii, ihlalci, müstehcen, çelişkili, heterojen, deli: Canavarlar ne geceleri uyku yüzü gösterirler bize, ne de gündüzleri huzur. Sevimli Canavarlar/Monsters Inc. filminde iddia ettikleri gibi "sırf sevdikleri için korkutsalar da", neticede hâlâ korkuturlar.

Peki ya Tanrılar? Çoğu mitoloji ve dinin, ilahi kudreti ve gizemi idrak sınırlarımızı aşan ve önünde diz çöküp dua etmemizi emreden varlıklara verdiği addır Tanrı. Tanrılar bazen müşfik, bazen de acımasız ve başına buyruktur. Ancak karakterleri nasıl olursa olsun, fanilerin dualarına indirgenmeyi reddederler. Zamanın ve mekânın yasalarını aşarak ölümsüz veya değişken bir hale bürünürler. Tanrıların dünyası bizim dünyamızdan farklıdır. Bizi büyüleyip şaşkına çevirirler. Niçin böyle olduğunu mantıklı bir şekilde açıklayamayız. Canavarlar altdünyalarda peyda olur, destursuz hayatımıza dalan yabancılar da artdünyalardan çıkagelirken, Tanrılar ötekidünyaların sakinleridir genellikle. İster Yehova ister Zeus ister Jüpiter olsun, tanrılar ulu irtifaları mesken tutar. Onlara hayranlıkla bakarız, kafamızı kaldırıp bakmaya cesaret edebilirsek tabii.

~

Çoğu yabancı, Tanrı ve canavar —keza canavarlarla ailevi bir benzerliği olan türlü türlü hortlak, hayalet ve ikiz ruh— insan ruhunun derinlerindeki bir yarığın göstergeleridir. Bilinç ile bilinçdışı, aşina ile yadırgatıcı, aynı ile öteki arasında nasıl bölündüğümüzü gösterirler. Ayrıca, tercih yapma şansımız olduğunu hatırlatırlar: (a) yabancılığa ilişkin deneyimimizi anlayıp içselleştirmeye çalışabiliriz (b) ya da bu deneyimi münhasıran bizden olmayanlara yansıtarak inkâr ederiz. İnsanlar çoğu zaman bu ikinci alternatifi tercih ederler: Karışık duyguları siyah-beyaz senaryolar şeklinde dışsallaştırarak, paranoyakça yanılsamaların bu duyguları anlamlandırma amacına hizmet etmesinin yolunu açarlar — kadim şövalye hikâyelerinden, çağımızın iyi-kötü karşıtlığına dayanan savaş retoriğine dek pek çok yerde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir stratejidir bu. Anthony Storr'un öne sürdüğü gibi, terör veya savaş tehdidiyle karşılaştığında, çoğu insan “tabiri caizse paranoid-şizoid bir gelişim evresine girer; bu evrede, iyilik yapmak için kullanılmak üzere sihirli güçlerle donattığı, guru gibi bir liderin peşinden gider; ayrıca, felaketin kabahatini sırtına yüklemek için, şeytanın ta kendisi addedebilecekleri bir günah keçisi bulmaları gerekir”.(2)

Kendimizi ötekilik bağlamında tanımlama pratiklerimizi yeniden sorgulamaya dönük bir çaba bu kitap. Biz ile Onlar arasındaki kutuplaşmaya meydan okumak kimlik ve meşruiyet krizlerince sakatlanmış bir çağda özellikle acil bir görev gibi görünüyor. Bu noktada, simülasyon ve görüntünün günden güne daha çok hükmettiği bir toplumda, simgesel öteki figürlerinin ne tür yeni biçimlere büründüğünü sorabiliriz. Her şeyin günden günden daha da karar verilemez hale geldiği —hatta kimi zaman Benliği ilk planda Ötekiden ayırmakta güçlük çekeceğimiz ölçüde belirsizleştiği— bir kültürde, değişik ötekilik türleri arasında ayrım yapmak için ne tür eleştirel imkânlardan yararlanabiliriz? Ben ve öteki muammasını anlamak ya da değişik ben ve öteki türleri arasında ayrım yapma biçimleri üzerine derinlemesine düşünmek için, hiç şüphesiz bir tür felsefi sorgulama şarttır.

~

Bu kitaptaki yol gösterici hipotezlerimden biri, bizi irkilten bilinçdışı korkuları genellikle başkalarına yansıttığımız olacak. Huzurumuzu bozan bir başkalıktan aslında bizzat mesul olduğumuzu kabullenmek yerine, suçu üstümüzden atmak için her yolu deneriz. Başlıca yollardan biri, başkalarını "yabancı" diye yaftalayıp günah keçisi ilan ederek hayatımızı kolaylaştırma çabasıdır. Böylelikle kurbanlık yabancıyı bir canavara veya fetiş-tanrıya dönüştürürüz. Ancak her iki durumda da, karşımızdaki yabancıyı, içimizdeki tekil ötekiliğe karşılık gelen tekil bir öteki olarak tanımayı reddederiz. Öteki-olarak-beni tanımak istemeyiz.

Bazen, kafa karışıklığından, Ötekiyi canavara ve tanrıya dönüştürdüğümüz bilinir. İzhar edilemez tanrının kendini açığa vurduğu hierofaniler çoğu zaman korkunçtur. Monstrare kelimesinin etimolojisine bakacak olursak iki anlamla karşılaşırız: göstermek ve uyarmak. Zeus'un yağmacı bir boğaya veya yırtıcı bir kuğuya dönüşmesi, bu paradoksun somut örnekleridir. Hint tanrıçası Kali, fanileri nasıl korkutacağını iyi biliyordu şüphesiz. Kutsal Kitap'ın genellikle "iyi" tanrısı bile zaman zaman korkutucudur; tıpkı Eyüp'ün farkına vardığı gibi; ya da oğlu İshak'ı öldürmesi emredildiğinde İbrahim'in, İsrailoğulları'nın kara meleği ile güreşirken uyluk kemiğinin çıktığını anlayan Yakup'un farkına vardığı gibi. Ya da Cebrail'in dilsiz ettiği Zekeriya gibi. Kıskanç bir Tanrı'nın kullarını korkutmak için gönderdiği seller, vebalar ve büyük yangınlara ilişkin hikâyeler de cabası. Tanrının varlığını dehşet saçarak gösterdiği anların sayısı hiç de az değildir. Mistiklerin dediği gibi, Tanrı fascinans et tremendum'dur. (Lat. büyüleyici ve korkutucu. –ç.n.)

Bu canavar Tanrı muammasına şairler de şahitlik etmiştir. Mesela W. B. Yeats kutsal olana ilişkin bu rahatsızlık verici muğlaklığı şu apokaliptik imgesiyle yansıtmıştır: "dünyaya gözlerini açmak için Beytlehem'e doğru seğirten çirkin yaratık". Rilke'nin Duino Ağıtları'nın başındaki o meşhur hitabında yankılanan bir hissiyattır bu: "Bütün melekler korkunçtur." Bu ifade ayrıca, Herman Melville'in balinanın —hem Leviathan'dan duyulan korkuyu hem de Yehova'nın aşkınlığını anımsatan— yarı-tanrısal, yarı-demonik beyazlığına ilişkin tüyler ürpertici sözlerini de akla getirir:

Bu beyazlığın sırrını henüz çözemedik ama, nasıl olup da insan ruhunu böylesine cezbettiğini anlayamadık; neden bu kadar tuhaf ve meşum olduğunu — nasıl olup da aynı anda hemmanevi şeylerin en manalı simgesi, daha doğrusu tam da Hıristiyanlığın Tanrısının örtüsü olduğu, hem de zateninsanıen çok ürküten şeyleri daha da ürkütücü kıldığını çözemedik. (Moby Dick, Modern Library, New York, s. 42)

Kutsal-vahşi Ötekiye ilişkin bu temel paradoksu, elinizdeki kitabın çeşitli bölümlerinde, kadim mitlerden Apocalypse now Redux ve 11 Eylül sembolizmi gibi çağdaş kurban anlatılarına dek uzanan örneklerle irdeleyeceğiz.

...

Notlar

(1) Bkz. On Stories, Routledge, Londra ve New York 2002, s. 119-21, 180-1. Burada ele aldığımız postmodern canavar teorilerinin kaynakları için bkz. Michel Foucault, "The Order of Discourse", Untying the Text, R. Yang (haz.), Londra: Routledge, 1981; Türkçesi: Söylemin Düzeni, çev. Turhan Ilgaz, İstanbul: Hill, 1987; Andrew Gibson, "Narrative and Monstrosity", Toward a Postmodern Theory of Narrative, 7. Bölüm, Edinburgh: Edinburgh University Press, 1999. Canavar mitlerini "zamanı bastırmak için kullanılan makineler" (ve bunun çelişkileri) bağlamında ele alan etkileyici bir analiz için bkz. Claude Lévi-Strauss, Structural Anthropology, New York: Basic Books, 1963; özellikle de "The Structural Study of Myth" ve "The Effectiveness of Symbols" başlıklı bölümler. Strauss'un en temel tezi, canavarların Doğa ile Kültür (tekten, topraktan ve kaostan mütevellit olan ile ikiden, insan ebeveynlerden ve toplumdan mütevellit olan) arasındaki yapısal ikili karşıtlıklar bağlamında etkinlik gösteren melez yaratıklar olduğudur. Canavarlar hakkında hikâyeler anlatarak, gündelik tarihsel deneyim kertesinde çözemediğimiz —kökenlerimize, zamana, doğuma ve ölüme dair— muammalara simgesel çözümler öneririz. Kısacası canavar mitleri, gerçek sorunlara hayali cevaplar verir. Yapısalın ampirik, düşüncenin madde karşısındaki zaferini simgelerler. Yukarı

(2) Anthony Storr, Feet of Clay: A Study of Gurus, Londra ve New York: HarperCollins, 1997, s. 160. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova