ISBN13 978-975-342-704-3
13x19,5 cm, 160 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Muamma Fikri, s. 115-119.

I.

Muammanın en belirgin özelliği, kışkırttığı gizemin yarattığı beklentinin istisnasız her durumda hayal kırıklığıyla el ele gitmesidir; çünkü çözüm tam da, orada sadece muammanın görüntüsü olduğunu göstermekten ibarettir. Beyhudeliği bugün için herkesin kabulü olan bu bekleyişin kökende muammanın pathosunu kuruyor olması, başka birçok şeyin yanında, kendilerine sunulan gizlerin çözümlerini bulmayı başaramayıp kelimenin tam anlamıyla korkudan ölen kadim peygamberlerin ve bilgelerin ölümlerine dair anekdotlarda hissedilir. Ancak, muammanın gerçek öğretisi, çözümün –ve kaçınılmaz bir çözüm olacağı yanılsamasının– ötesinde başlar. Aslında hiçbir şey, artık bir muamma değil de anca onun görünümü olan bir doğrulamadan daha umutsuz olamaz. Nitekim bu, muammanın sadece dil ve dilin müphemliği ile ilgili olduğu anlamına gelir.

Muammanın olmayışı, hatta varlığı yakalamayı bile başaramayışı, hem kusursuz biçimde görünür hem de mutlak anlamda söylenemez oluşu – işte bu, karşısında insan aklının donakaldığı gerçek muammadır.
(Muamma sorununa dair Wittgensteincı pozisyon budur.)

II.

Her daim korkulan tek bir şey vardır: hakikat, daha doğrusu yarattığımız hakikat temsili. Gerçekte korku, bilerek ya da bilmeyerek temsil ettiğimiz bir hakikat karşısındaki cesaret eksikliğinden ibaret değildir: Bundan da önce korku, kendimize hakikatin bir imgesini yarattığımız, her durumda onun bir adına ve önsezisine sahip olduğumuz gerçeğinde örtük bir biçimde mevcuttur. Muammada hem ifadesini hem de panzehirini bulan, her temsilin içinde var olan arkaik korkudur.

Bu, hakikatin temsil edilemez bir şey olduğu, temsillerimizle örtmek için her daim acele ettiğimiz bir şey olduğu anlamına gelmez. Hakikat, bir temsilin gerçekliğini ya da sahteliğini kabul ettiğimiz noktadan sadece bir an sonra başlar (temsil içinde ancak şunlar söylenebilir: "tam da böyleydi işte!" ya da "yanılmışım!"). Bu yüzden temsilin hakikatten bir an önce durması önemlidir; tek gerçek temsil, kendisini hakikatten ayıran boşluğu da temsil eden temsildir.

III.

Rivayete göre, artık yaşlı bir adam olan Platon bir gün öğrencilerini Akademi'de toplamış ve onlara İyilik hakkında bir konuşma yapacağını söylemiş. Yaşlı filozof bu terimi daha öncesinde yalnızca öğretisinin en gizemli, en saklı çekirdeğini ima etmek için kullandığından, eksedrada toplanan kalabalık arasında (aralarında Speusippus, Senokrates, Aristoteles ve Oponte'li Philippus da varmış) haklı bir beklenti, hatta bir tedirginlik hasıl olmuş. Ama filozof konuşmaya başlayıp da tüm söylevinin yalnızca matematik sorunlarıyla, sayılarla, çizgilerle, düzlemlerle ve yıldızların hareketleriyle ilgili olduğu ortaya çıktığında ve filozof konuşmasının sonunda İyilik'in Bir olduğunu söylediğinde, öğrenciler önce şaşakalmışlar, ardından da içlerinden bazıları sessizce salonu terk edene dek birbirleriyle bakışıp kafa sallamaya başlamışlar. Aristoteles ve Speusippus gibi sonuna kadar kalanlar bile utanç içinde sessizliğe gömülmüşler.

Böylece, o zamana dek öğrencilerini problemleri tematik biçimde ele almaya karşı uyanık olmaya davet eden, yazılarında kurmacalara ve hikâyelere yer veren Platon, öğrencilerinin gözünde bir mite, bir muammaya dönüşüvermiş.

IV.

Derin düşüncelerin ardından, tek meşru yazma biçiminin, okuyucularını kendi yazdıklarının ortaya çıkarabileceği hakikat yanılsamasına karşı bağışık kılan bir yazma biçimi olduğuna inanmaya başlayan bir filozof varmış. "İsa'nın ya da Lao-Tse'nin," der dururmuş, "bir dedektif romanı yazdığını ortaya çıkarsaydık, bu gözümüze yakışıksız görünürdü. Benzer şekilde, bir filozof problemler hakkında bir tez öne süremez ya da kanaatini beyan edemez." Bu nedenle ölüm döşeğindeki Sokrates'in bile hor görmediği ve okuyucuyu iyi niyetle, kendilerini çok da ciddiye almamaya davet eden apoloji, fabl, efsane gibi basit ve geleneksel biçimleri takip etmeye karar vermiş.

Ancak başka bir filozof, böylesi bir seçimin gerçekte çelişkili olduğunu; çünkü yazarın bu niyetinde, kendisiyle ifadesi arasına mesafe koymak zorunda kalacak kadar ciddi olduğu varsayımına dayandığını göstermiş. Eski fablların öğretme niyetinin kabul edilir olmasının tek nedeni, asırlar boyu sonsuz kez tekrarlanıp değiştirilmeleri ve esas yazarları konusunda hiçbir şey bilinmemesiymiş. Diğer yandan, diye devam etmiş itirazı getiren filozof, her türden kandırma ihtimalinden kaçan yegâne niyet, her türden niyetin mutlak yokluğudur. Şairlerin, onlara sözcüklerini dikte ettiren ve seslerini ödünç veren Esin Perisi imgesiyle ifade ettikleri şey tam da bu niyetsizliktir. Ancak felsefede bu mümkün değildir: İlham edilmiş bir felsefenin gerçekte ne anlamı olurdu ki? Tabii felsefeye özgü bir Esin Perisi bulunmadığı müddetçe; Tebaililer'in Sfenks dedikleri o en eski perilerin şarkısı gibi, hakikatinin üstündeki örtüyü her kaldırışında paramparça olacak bir ifade bulunamadığı müddetçe...

V.

Tüm alametlerin belirdiğini, insanın dile mahkûmiyetinden kurtulduğunu, olası tüm soruların cevaplandığını ve söylenebilecek her şeyin söylendiğini varsayalım – insanın bu dünyadaki yaşamı nasıl olurdu o zaman? "Ama can alıcı sorunlarımıza değinilmedi bile," diyeceksin. Gülmek ya da ağlamak için hâlâ bir arzu duyacağımızı varsayarsak, neye güler, neye ağlardık? Eğer bizler dilin mahpuslarıyken, bu duygular dilin yetersizliğinden, sınırların üzücü ya da neşe dolu, trajik ya da komik tecrübesinden başka bir şey değilse ya da olamıyorsa, o ağlamaya veya gülüşe ne olurdu peki? Dilin tamamen gerçekleştirildiği, sınırlandırıldığı yerde insanlığın başka bir kahkahası, başka bir ağlayışı başlardı.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova