ISBN13 978-975-342-684-8
13x19,5 cm, 400 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Bülent Usta, "Armağan ve Tehdit", Birgün Gazetesi, 29 Ekim 2008

Dinci gazetelerden birisinde sinir bozucu olabilecek kadar basit ve gülünç bir yazı yayımlandı geçenlerde. Yazan kişi, kendisini öyle bir kaptırmış ki kendisini bir savcı olarak hayal etmiş ve Küçük İskender hakkında neredeyse bir iddianame hazırlamış. Şöyle ifadeler yer alıyor yazıda: “Kitaplarının müstehcenlik ve sinkaflı küfürlerle dolu olduğu belirlendi.” Yazıda Küçük İskender, eşcinsel Kemalist olarak itham ediliyor. Eşcinsel sözcüğünü nefret ettiği Kemalizm’le yan yana kullanarak bir taşla iki kuş vurduğunu düşünüyor anlaşılan. Ne de olsa, o savcı görünümlü yazar için eşcinsellik bir küfür. Küfür de ne demek, eşcinsellik bir suç, affedilmez bir günah... Üstelik eşcinsel olduğunu cümle alemin bildiği Küçük İskender’in eşcinsel olduğunu sanki ilk kendisi keşfetmiş de bu gizli gerçeği ifşa ediyormuş gibi davranıyor sayın hayali savcı. Bu komik yazıyı ciddiye almak elbette mümkün değil. Ama yazının kendisi, Küçük İskender’i toplum düzenini tehdit eden zararlı bir mahlukat olarak gösterdiği için ve eleştiri sınırlarını hayli hayli aşarak neredeyse şairi hedef tahtasına oturttuğu için ürkütücü bir yan da taşıyor. Bu yüzden bu komik yazıyı, komik olarak değerlendirmek imkânsızlaşıyor. Bu bir tehdit... Yazının kendisinden çok, aslında var olan bir bakış açısını yansıtması açısından... Bu tehdidin ne kadar farkındayız, bilmiyorum. Bana farkındaymışız gibi gelmiyor pek.

Faşizmin her türü, sanatın kendisine düşmandır aslında, nasıl ki hayata ve insana düşmansa. Ama ‘sanat’ derken burada, estetik bir yapıdan ve üretimden bahsetmiyorum. Bugünlerde Metis Yayınları tarafından yayımlanan Lewis Hyde’ın Armağan adlı yapıtında da dile getirdiği gibi, sanat eserinin bir meta olarak değil de bir armağan olduğu gerçeğinden hareket ediyorum. Bu yaklaşıma göre, ortaya konan her sanat eseri, sanat olmak zorunda değil. Örneğin bir kesim solcuların da şiirlerini severek okuduğu, ünlü şairlerimizden birisini anımsayalım. Bu şair, Sivas katliamından sonra yaptığı açıklamalarla, kadınların aşağı bir tür olduğunu savunduğu söyleşileriyle, Yahudi düşmanlığı yaptığı kitaplarıyla ya da ırkçı görüşlerini dillendirdiği radyo programlarıyla bize faşist olduğuna dair onlarca kanıt sunarken, onu hâlâ bir sanatçı olarak görme eğiliminde olabiliyoruz. Ne kadar güzel şiir yazarsa yazsın, bu özelliklere sahip birisine nasıl saygı duyulabileceği konusunda ciddi kuşkularım var. Sanat, sadece estetik zevkimize hitap ettiği için sanat olabilir mi? Bir yönetmen, içinde faşist mesajlar taşıyan ama sinema estetiğini mükemmel bir biçimde kullandığı bir film yapsa, biz o filmi zevkle izleyip, o yönetmeni alkışlayacak mıyız? Özellikle 80’den sonra sanatın bir meta olduğu gerçeğinin kapitalist ahlaka göre şekillendirilmeye çalışılan bireycilikle buluşması ve yaygınlaşması, böyle bir sorunu iyice derinleştirdi.

İçerik ve biçimin sanatta birbirini üreten ayrılmaz parçalar olduğunu unutturan bu yaklaşım, biçimi ön plana çıkartarak, bir sanat eserini öncelikle haz veren bir tüketim nesnesi haline getirdi maalesef. Bu yüzden biçim olarak yenilikçi ama içerik olarak gerici şeyleri güçlü sanat yapıtları olarak değerlendirebiliyoruz.

Sanat, ne anlatırsa anlatsın, her zaman politiktir. İster bir çeşmeyi anlatsın, ister bir aşkı... En az bir savaşı ya da haksızlığı anlatan bir sanat eseri kadar politiktir bu tür yapıtlar da. Ama sanatta siyaset, her zaman çıplak gözle de görülmeyebilir. Örneğin bugünlerde birbiri ardına politik romanlar yayımlanıyor. Bu, sevindirici bir gelişme elbette. Edebiyatçıların ülke ve dünya meselelerine ilgi duyması, edebiyatı da siyaseti de zenginleştirecek bir şey. Ama öyle romanlar okuyorum ki buram buram tasarı kokuyor. Sanki bir piyasa araştırması yapıp, olay örgüsü ve kahramanları, o piyasa araştırmasının verilerine göre şekillendirilmiş. Bu samimiyetsizlik, piyasa koşulları altında daha da ürkütücü boyutlara gelebilir bu gidişle. Ama emin olun, samimiyetsiz her sanat yapıtı ve sanatçı, tıpkı bakkaldan alıp tükettiğiniz bir gıdanın ambalajı gibi, tarihin çöplüğüne gitmeye mahkûm.

Lewis Hyde, Armağan adlı kitabında, sanatın başka amaçlara hizmet için (satış, propaganda vb.) koşulan bir araç olmadığını, sanatın içinde barındırdığı geleceği inşa etme ve bunu sağlayacak olan yaratıcılığı ve hayal gücünü kışkırtan doğasını ürünleriyle beslemeyi bilenlerin, sanatı ve dolayısıyla hayatı, hak ettiği yere taşıyabileceğini söylüyor. Bu görüşünü de ‘piyasa ekonomisi’nin karşısına yerleştirdiği ‘armağan ekonomisi’yle ilişkilendirerek öyle güzel anlatmış ki... Benim için bu kitap, gerçekten bir ‘armağan’ oldu.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova