ISBN13 978-975-342-413-4
13x19,5 cm, 144 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Hız ve Politika, 1998
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Bölüm III, "ABD'ye dair", s. 23-30

Bill Clinton 20 Ocak 1997 tarihli ilk başkanlık konuşmasında şu görüşü bir kez daha dile getirdi: "Geçen yüzyıl bir Amerikan yüzyılı oldu, önümüzdeki yüzyıl daha da büyük bir ölçüde Amerikan yüzyılı olacaktır... ABD yalnızca demokrasilerden oluşan bir dünyanın liderliğini yapacaktır..." Öte yandan başkan aynı konuşmasında, yıpranmış bir Amerikan modelinden, önlem alınmaması durumunda büyük bir siyasi faciaya sürüklenecek olan paramparça ve yıkıntı halinde bir demokrasiden de bahsediyordu.

Bu durumda dünyanın Amerikanlaşmasından mı yoksa tüm gezegene yayılan sözde bir Üçüncü Dünyacılık'ın karmaşalarının yaygınlaşmasından mı söz etmek gerekir acaba? Aslında her şeyden önce bir Amerikan yüzyılının, hatta Amerika'nın ne olduğunu sormak gerekir.

Ray D. Bradbury Amerika'nın ne olduğu sorusuna şu cevabı verirdi: "Amerika Rembrandt ve Walt Disney'dir." Ancak kısa süre önce Bill Gates ("get wired" –bağlanın– diyen adam) yaptığı ufak tefek tasarrufları değerlendirmek istediğinde satın aldığı şey bir Rembrandt değil, Leonardo da Vinci'nin Codex Leicester elyazması oldu... Bunun nedeni belki de ABD'nin en nihayetinde Hollandalı, Alman, Rus, Hispanik veya WASP'dan ziyade İtalyan olmasıdır. Herkesin bildiği gibi Amerika Floransalı gemici Amerigo Vespucci ve Cenovalı Cristoforo Colombo tarafından 15. yüzyılın sonlarına doğru icat edilmiştir. Aynı dönemde başka İtalyanlar, örneğin Cenovalı Leon Battista Alberti, Batı'ya perspektiften görme'yi öğretiyorlardı.

Bu nedenle ABD'de Batı'ya hücumun the ever changing skyline'ı, o sürekli değişen ufuk çizgisi, İtalyan Rönesansı'nın ufuk çizgisidir, kaçış noktasıdır. Perspectiva kelimesinin, tam olarak bir şeyin içinden öteyi görmek anlamına gelen bu kelimenin işaret ettiği şey budur. Amerikan ütopyasının asıl kahramanı kovboy ya da asker değil, öncüdür, bedenini bakışının ulaştığı yere taşıyan pathfinder'dır(1) – iz sürücüdür, izcidir.

Bu öncü, mekânı "insanlığın göçler tarihinde nadir rastlanan bir açgözlülükle" mideye indirmeden önce, gözleriyle yiyip yutmuştur. Amerika'da her şey bakışın açgözlülüğüyle başlar ve biter.

Tarihçi Frederick J. Turner 1894'te şöyle yazıyordu: "Amerikan gelişmesi sınır boyunun sürekli olarak değişmesiyle beslenen daimi bir yeniden başlama hali oldu. Bu sürekli yeniden doğuş, Amerikan hayatının bu akışkanlığı Amerikan karakterinin temel güçlerini sağlayan şeydir. ... sınır, etkili bir Amerikalılaştırmanın en hızlı çizgisidir ... çöl koloninin efendisidir." Biz eski Avrupalılar bugün bile kendi coğrafi konumunun herhangi bir sürekli stratejik değerini reddeden bir devletin barış ve huzur içinde olabilmesini, insansız bir ufuk çizgisine doğru tüm gücüyle yol alan ve bir dizi sanal güzergâhtan oluşan bir ulusun varolmasını tasavvur etmekte zorlanırız.

Başlangıçtan bugüne Amerikan devletinin sınırları sabit olmamıştır, çünkü bu sınırlar siyasi değil astronomiktir: Avrupa'dan yola çıkan filoların Batı'ya, Japonya ve Çin'e uzanan yolda Yeni Dünya'yı keşfetmelerinin nedeni dünyanın yuvarlak olmasıdır.

Yine dünyanın yuvarlak olması nedeniyledir ki öncülerin sürekli değişen ufuk çizgisi'ne hiçbir zaman ulaşılamaz, kendisine doğru ilerledikçe bu çizgi elden kaçar ve geriler... Bu çizgi yalnızca bir yemdir, sönüp giden bir optik yanılsamadır, bir görünüm değil bir görünüm-ötesidir.

Hiçbir yerde ve her yerde, burada ve başka yerde, ne içeride ne de dışarıda: ABD o döneme kadar adı olmayan bir şeydi, antik kolonilerin ötesiydi, off shore, kıyı ötesi, bir ulustu. Amerika'nın eski diyasporalarla veya bozkırda hızla yol alırken geri dönüş yolunu bulabilmek için çevresini gözlemleyen eski çağlar göçebesinin göçleriyle hiçbir gerçek ilişkisi yoktur. Amerika geri dönüşsüzlüğün ve tek yönlü gidişin ülkesidir; özgürlük, ilerleme ve modernlik fikirlerine bağlı bitişsiz bir yarışın tekinsiz bir karışımıdır.

Turner ünlü analizini sonuçlandırırken yine de şu gerçeğe değinmek zorunda kalmıştı: "Amerika'nın keşfinden 500 yıl sonra bugün Batı'daki sınıra varılmıştır. Bizler bugün tarihimizin ilk bölümünün sonuna doğru yol alıyoruz."

Böylece ABD tarihinin fütürist perspektifi sona eriyor, bu perspektif kıtanın sınırında, Pasifik'in ufuk çizgisinde durmuşa benziyordu.

İşte bu nedenle, Bill Clinton'un ilk konuşmasında bahsettiği Amerikan yüzyılının eşiğinde, ABD açlığını doyuramamış bir haldeydi. Bu açlık arazi açlığı değil güzergâh açlığıdır, hareket oburluğunun ortaya konmasıdır, Amerikalı olmayı sürdürmek için hareket etmeyi sürdürmektir.

*

Geçenlerde bir gün Francis Ford Coppola'ya kötü Amerikan sinemasının her şeye rağmen neden tüm dünyada insanları hayal etmeye sürükleyebildiği soruldu. İtalyan-Amerikalı film yönetmeninin yanıtı şu oldu: "İnsanları hayal kurmaya sevkeden şey filmler değil, kendisi büyük bir Hollywood haline gelen Amerika'dır."

Nitekim öyle filmler vardır ki insan bu filmleri üç boyutlu zannettiği için filmlerin içine girme ihtiyacı hisseder...

Bundan önce Lumière Kardeşler dünyanın dört köşesine sinemacı-muhabirler yollayarak daha 19. yüzyılın son yıllarında sinemanın insanın görme yetisinin bir ikamesi olduğunu, retinaya düşen imgelerin yarattığı yanılsama sayesinde ZAMAN ile oynamanın yanında gerçek MEKÂN'ın mesafeleri ve boyutları ile de oynadığını herkese göstermişlerdi. Sinema gerçekten de siz hareket etmeseniz de bakışınızı hareketlendirebilen YENİ BİR ENERJİ'ydi.

Napoléon Bonaparte "Önce gözlere hitap etmelidir," diyordu. Amerika'nın sözde demokrasisinin itici gücü olan sürekli değişen ufuk çizgisi'nin arızalandığı şu dönemde, perspectiva'ya tâbi olan Amerika'nın –Amerika için "durmak ölmek demektir"– bu sahte hareket tekniğinden ne gibi kazançlar sağlayacağı ortadadır.

Başkan William McKinley bu durumu daha görevine başlarken ortaya koymuştu: "Amerikan halkı geriye gitmek istemiyor!"

Çözüm kendi kendine çıkacaktır ortaya bu durumda: yalana karşı yalan, yanılsamaya karşı yanılsama, motora karşı motor. Neden olmasın ki?

Eğer kendisine doğru gidilecek bir ufuk yoksa artık, sahte ufuklar, ikame ufukları icat edilecektir.

Amerikan halkı tatmin olacak, geriye gitmeyecek, öteye doğru hareket etmeyi sürdürecektir.

Yine McKinley, "Amerikan halkının beni seçmesinin nedeni sınai bir ulus olmak istemesidir," diyordu.

"Amerikan tarihinin ikinci bölümü" yalnızca kıtanın Doğu kesiminde, üretim hattı üzerinde çalışmanın 1914 civarında Ford fabrikalarında ilk defa kullanıldığı Detroit'te, makina fabrikalarında değil, kıtanın Batı'sında da başladı. Soyadı Wilcox olan bir zat 1903 yılında Kaliforniya eyaletinde 700 kişinin yaşadığı bir bölgeyi HOLLYWOOD adıyla kaydettirdi. Bu yerleşime Hollywood adını veren bayan Wilcox, bunun nedeninin "çobanpüskülünün (holly) uğurlu gelmesi" olduğunu söylüyordu.

Amerikan ulusu Los Angeles'ın bu merkezden uzak mahallesinde bitimsiz yarışını, geri dönüşşüz yolculuğunu başka araçlarla devam ettirecekti: westernler, trail-movies, road-movies, güldürüler, müzikaller. Yakın zamanda çekilen Speed (Hız) adlı seri filmlere kadar uzanan bu liste, bütün bu hızlanım sineması "hakiki bir Amerikanlaşma'ya" mümkün olabilecek en büyük hızı kazandıracaktı.

O dönemde Sovyet sinemasından farklı olarak Amerikan sinemasının devletleştirilmesi söz konusu olmadıysa da, bu durum Hollywood'un yüksek bir siyasal ve ideolojik gözetim altında yaşadığı gerçeğini değiştirmez: 20'li yılların sansür kralı Will Hays, William Randolph Hearst'ün her şeye kadir basını, yüksek rütbeli polis görevlileri, ordunun etkili mensupları, sivil kuruluşlar ve dini gruplar, son olarak da 50'li yılların tekinsiz havası, McCarthycilik'in kara yılları.

1936'da Blaise Cendrars çeşitli çabalardan sonra Amerikan endüstriyel sinemasının bir kaleyi andıran stüdyolarına sızmayı başardığında ülkenin geri kalanında olduğu gibi orada da bir aldatmanın sürdüğünü sezinlemişti: "Ne güzel şaka!" diye yazar Cendrars, "burada, bu demokraside kimi aldatmaya çalışıyorlar ki, egemenliği elinde bulunduran halkı değilse kimi?"

*

Bireyciliği üreten, "karmaşık toplumları ortadan kaldıran ve ailelerin (hayatta kalmayı başaran grupların) lehine bir antisosyallik doğrultusunda gelişen" bir "sınır etkisi"nden söz eden Turner'ın analizini kabul edecek olursak, bu "Amerikan yüzyıl sonu" döneminde gördüğümüz toplumsal çöküşü, genelleşmiş siyasal yıkımı da sahte sınır etkilerini aşırı doz raddesinde çoğaltan endüstriyel sinema yaratmış demektir.

Yirmili yılların Hollywood'u ile başlayan şey aslında sanayi sonrası dönemdi, dünyanın gerçeksizleşmesi felaketiydi. Dönemin yönetenleri açısından Batı'ya doğru hücum belirsiz bir Western'den, göz yanılsamasından ibaret bir sınırdan ibaretken, bu optik yanılsama tarafından istismar edilen göçmenler Pasifik'e doğru kitlesel olarak akmayı sürdürüyorlardı.

Öyle ki 1930'lu yılların başında Kaliforniya eyaleti bu insan selinin altında boğulmamak için kendini Birlik'ten yalıtmak durumunda kaldı. Eyaletin çevresi blockade denilen bir kapama sistemiyle çevrildi, üç polis tümeni artık iç sınırlar haline gelmiş olan Oregon, Arizona ve Montana sınırlarını gözetmekle görevlendirildi. "Amerikalı işsizlerin ekmeğini yemeğe gelen" Meksikalılar'a yönelik devasa tasfiyeleri ve sert sınırdışıları da unutmamak gerekir. Yerliler, işsizler, farklı ırklardan insanlar, yalnız kadınlar, terk edilmiş çocuklar, hastalar, hastalık taşıyan kimseler çöldeki kamplara atılarak acımasızca bastırıldı ve yalıtıldı, bu süreçte tıbbi uygulamalar ile toplumsal ve ırksal düşünceler iç içe geçti.

O dönem öyle büyük ve şanlı bir dönemdir ki, Wall Street'in 1929'daki çöküşünün ardından Amerikan halkının yüzde ellisi yoksulluk sınırına yakın bir noktaya gelmiş, nüfusun yüzde kırkı ancak asgari bir sağlık hizmetinden yararlanabilir olmuş, işşiz sayısı 18 ila 28 milyonu bulmuştu. Elbette bu ABD'ye özgü bir başka "büyüme krizi"ydi. Ancak bu defasında ABD'liler kendileri için artık çok küçük hale gelen dünyayı da bu krize sürüklemişlerdi.

Nihayet krizin ardından bir teknokratlar hükümeti, Franklin Delano Roosevelt'in New Deal politikası geldi. Roosevelt'e "yeni Musa" deniliyordu, çünkü Roosevelt "halkını yoksulluğun çölünden kurtarmıştı"... Elbette bu kurtarma ancak Roosevelt'in 1943'te Casablanca toplantısında ABD'yi yeni bir bütüncül savaş'a sürüklemesine kadar sürebildi.

*

Berlusconi, akıllardan kolayca çıkmayacak İtalyan usulü seçim kampanyasında "Televizyonu sevmeyen Amerika'yı da sevmiyordur!" diye iddia etmişti. Geçmişte bu ifade sinemadan hoşlanmayanlar için kullanılabilirdi. Bugün ise aynı ifade Internetten veya geleceğin enformasyon otoyollarından hoşlanmayanlar, tekno-kültürün metafizikçilerinin hezeyanlarına körlemesine inanmayı doğru bulmayanlar için söylenmektedir.

Batı Yakası'nın gurularından biri bize şöyle seslenmektedir: "Siber döneme girerken halkın bir bölümünün kendi kaderiyle başbaşa bırakılacağı doğrudur ama tekno bizim kaderimizdir. Yüksek teknolojili aletlerin bugün bize tanıdıkları özgürlük onların potansiyeline EVET diyebilmektir."

Öte yandan bugün karşımızda duran asıl sorun geleceği haber verilen bu "daha da Amerikan" yüzyıla HAYIR deme özgürlüğüne sahip olup olmadığımızdır. Perspectiva'nın ve görünüm-ötesinin Amerikası'nın altmış altı yıldan bu yana kurageldiği nihilist söyleme HAYIR deme özgürlüğüne sahip olup olmadığımızdır... "Siber yeni bir kıtadır, Siber fazladan bir gerçekliktir, Siber bireylerden oluşan bir toplumu yansıtmak zorundadır, Siber evrenseldir, bir sorumlusu ve başı yoktur."(2)

Bu arada Bill Gates satın aldığı Codex'i büyük bir mutlulukla Paris'teki Luxembourg Müzesi'nde sergiliyordu. Vinci' nin meşhur gelecek tasavvurları arasında dünyanın sonunun su baskınlarıyla gelişini gösteren bir betimleme vardır. İtalyan usta belki de bir parça yanılmıştı. Dünyanın sonu su baskınlarıyla değil, ses ve görüntü dalgalarıyla gelecektir belki de.

Notlar


(1) Bu deyiş "yapay tırmanış"ın mucitlerinden biri olan Gaston Rébuffat'ya ait. Yukarı
(2) Bu sözler 1996-97'de Cannes'da düzenlenen Salon du Milia toplantılarındaki konuşmacıların sözlerinden, özellikle de Electronic Frontier Foundation'ın yöneticisi John Perry Barlow'un söylediklerinden alınmıştır. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova