ISBN13 978-975-342-409-7
13x19,5 cm, 315 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Zehra Başar, "İmgelerin Dehşeti ve Kültürel Psikiyatri", Kitap-lık, Babil Kulesi, Temmuz-Ağustos 2004

Kültür ve Ruh Sağlığı - Küreselleşme Koşullarında Kültürel Psikiyatri isimli kitap, Trabzon'da, 6-7 Eylül 1999'da gerçekleşen Uluslararası Kültürel Psikiyatri Sempozyumu'nda yer alan ruhbilimciler ve düşünürlere ait makalelerle hazırlanmış. Sempozyumdaki konuşma metinlerinin iyi yapılmış çevirileri. Kültür ve Psikoterapi, Antropoloji ve Yeni Psikiyatri, Kültürel Psikiyatrinin Geleceği, Çin'de İntihar ve Toplumsal Acılar, Zamanın Dokusu, Kültür ve Depresyon; üzerinde düşünmeye değer düşüncelerin, araştırma sonuçlarının bulunduğu makalelerden bazıları...

Makaleler, insanın kültür içindeki yerinden, ruh hastalıklarının anlaşılmasında ve sağaltılmasında kültürün öneminden söz ediyor. Toplumları içeriden anlamaya çalışan kültürel psikiyatri, hastalığı "şey"leştiren Batı kültürünü ve uluslararası psikiyatriyi sorguluyor. Tanıları netleştirilmiş, semptomları belirlenmiş, farmakolojik yanıtları bilinen, ölçülüp biçilebilen, evrenselleştirilmiş ruhsal hastalıkların; değişik kültürlerde yaşayan hemen herkese uygulanması yerine, yerelleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Analist ve analizan ilişkilerinin de kültürel koşullara göre değişmesi gerektiğini...

Kitabı hazırlayan psikiyatri doçenti Kemal Sayar, "kişi"nin "sosyal olarak inşa edildiği"ni ve "içine doğduğu ekonomik düzen, inanç ve akrabalık sistemi ya da ilişkiler ağı gibi farklı etmenlerce biçimlendiği"ni söylüyor. "Tarihten ve kültürden bağımsız bir benlik yoktur, evrensel bir benlik kuramı yerine, yerel kuramlar vardır" diyor.

Kitapçıdan çıkıp işyerine döndüğümde elbette henüz Arthur Kleinman'ın psikolojik süreçlerin toplumsal süreçler tarafından derinlemesine etkilendiğini anlatan "Tehlike, Sinirlilik ve Etnografi" adlı makalesini okumamıştım. Kitabı masamın üzerine koydum. Ara sıra başımı kaldırarak kapağına merakla göz atıyordum. Kapaktaki fotoğrafa, kocaman bir akbabanın gagasını uzatarak işaret ettiği yere, toprağın üzerindeki o simsiyah biçime bakıyordum. Ancak onun ne olduğunu anlayamıyordum. Kitabın yanından geçenin kitaba eğilip "Aaa... bunu televizyonda gördük ya... Hani şu Afrika'da açlıktan ölmek üzere olan çocuğun fotoğrafı..." dediğini duydum. Açlık nedeniyle göç eden ya da açlıktan ölmüş bir annenin akbabanın sivri gagalarına terk etmek zorunda kaldığı küçük kızına gözümü iyice yaklaştırdım. Sarsıldım... "Sarsılmış olma hissi, içimizde etkiler yaratan bir dış kuvveti hissetmektir..." diyordu Arthur Kleinman, aynı makalede.

Sonra, "Kapak resmi: Kevin Carter, Sudan, 1993" yazısını okudum. Bu fotoğrafın neden kapağa konduğunu düşünüyordum. Hem de akbabanın yaklaşmayı beklediği avın küçük, siyah bir kız çocuğu olduğunu saatlerdir nasıl anlamadığıma şaşıyordum. İçimde, acı çekmemi istemeyen koruyucu güçler mi vardı? Ama fotoğraftaki öyle bir gerçekti ki, en koruyucu gücün bile onunla yüz yüze geldiğinde güçsüz kalacağı açıktı. Utanç vericiydi. O çocuğu orada bırakmıştık işte... Acı çekiyordum...

"Deneyimin Çağrısı, İmgelerin Dehşeti" isimli makalesinde, "Çekilen acıları gösteren imgelerden hem küresel kamuoyuna hem de yerel topluluklara duygusal ve ahlaki çağrıda bulunmak için yararlanılabilir" diyordu Kleinman. Bütün gün masamın üzerinde duran kitabın kapak fotoğrafını görenlerin tepkilerinde "deneyimin duygusal ve ahlaki çağrısını" bekliyordum. O fotoğrafı daha önce televizyonda görmüş olmanın, onu daha önce biliyor olmanın neredeyse hazzı dışında duyacağım anlamlı bir şeyler... Açlığa, ölüme terk edilmiş küçük siyah kıza, fotoğrafın gösterdiği gerçeğe biraz empati duyulmasını bekliyordum...

Kitabı hızla karıştırıp fotoğrafın öyküsünü aradım. Güney Afrikalı gazete fotoğrafçısı Kevin Carter'ın güney Sudan'da, iç savaşın neden olduğu kıtlık sırasında çektiği fotoğraftı. Bu fotoğrafıyla Pulitzer ödülü kazanan fotoğrafçı, birkaç ay sonra intihar etmişti. Nedeni, bu fotoğrafın çevresinde dönen tartışmalar mıydı? Akbabaların aç bedenlere uzanan gagalarını yakından görmek mi? Önceden düşünüyor olsaydı bile ölümü, Kevin Carter'ın ruhsal durumuna, bu toplumsal gerçeğin yaptığı etkiyi düşünmemek imkânsızdı. Carter'ın yalnızlığı, küçük kızın yalnızlığıyla beslenmiş olmalıydı. Yaşama duyduğu çaresizlik, küçük kızın çaresizliğiyle... Ölümü, onun ölümüyle... Bir kez daha sarsılıyordum. Fotoğrafın, bu kitabın kapağına neden konduğunu, belki de anlıyordum. Yanılıyor olsaydım bile, işte, fotoğraf, ruhsal sürecimizin toplumsal süreçlerle nasıl derinden etkilendiğini deneyimlememize imkân veriyordu.

"Uluslararası Psikiyatrinin Kavramsal Sorunları" isimli makalesinde Horacio Fabriga Jr, "nörobiyolojik indirgemeciliğin, bilimsel psikiyatrinin temeli olduğunu" söylüyor. "Deneyimler ve davranışların kültürü, insanın üzerinden kabuk gibi soyularak" insan, ağırlıklarından arındırılıyor. İçinden biyolojik öze, esasa, göstergelere varılıyor. Kabuğun altındaki evrensel varlığa... Böylece uluslararası psikiyatrinin "halka özgü dünya tasavvurunu, anlam ve değer sistemlerini hesaba katmadığını" savunuyor.

Makaleler kültüre ulaşma yollarının güçlüğünden de söz ediyor. Kültür hiçbir zaman homojen ve bütünsel değil. Dengeli ve değişmez değil. Kültür soyut ve göreceli. İnsan cinsine göre, ekonomik ve eğitim farklılıklarına, din, inanç farklılıklarına göre değişmekte. Hem kültür çoğu zaman yer değiştiriyor. Dünya çeşitli nedenlerle yerinden yurdundan edilenlerle dolu. Sürgünler, mülteciler, göçmenler; kısacası köksüzleştirilmişlerin zihnine yaklaşmak, ulusal sınırların ötesine taşıdıkları kültürü tanımakla, köklerini araştırıp bulmakla mümkün.

Ruh biliminde nörobiyolojik indirgemecilikten kaçınıp yerel kültürlere eğilirken, bu kez de indirgemeci, toplumsal stereotipler yaratma tehlikesini tartışıyor makaleler. Farklılıkları mutlaklaştırarak, aynı bölge içinde yaşayanların bireyselliklerini gözden kaçırmak da mümkün. Ayrıca yerel kültürlere ait tanımlamalar, bir grubu aşağılama riskini de taşıyabilir.

Makalelerde tartışılan sorulardan önemli bulduğum bazıları şunlar: Batı'nın rasyonel, indirgemeci mantığıyla davranan uluslararası psikiyatri, geleneksel kültürleriyle yaşayan, mitlere, rüyalara, masallara inanan Batılı olmayan uygarlıklara nasıl yaklaşacak? Ruhsal hastalıkları sağaltılırken, ilişkileri içinde ele alınan insanın biyolojisinin ve bireyselliğinin, yerel kültürüyle ilişkisi nasıl olmakta? Küreselleşmenin, psikiyatri üzerindeki etkileri nelerdir?

"Kültür ve Depresyon" isimli makalesinde Can Cimilli, "Türkiye'deki egemen ideolojinin, gerçekliği mutlak olarak algılama eğiliminde" olduğunu ve "kültürel alt grupların etnik ve dinsel farklılıklarının gündeme getirilmesinden hoşlanmadığını" söylüyor. Türkiye'de yapılan depresyon araştırmaları hakkında bilgi veriyor. Hastalar daha çok Doğu toplumlarına has bir özellik olan somatik belirtilerle başvuruyor. Baş, mide, beden ağrıları, halsizlik gibi... Bu yüzden tanı koyma güçlüğü yaşanıyor. Ancak Batı toplumlarının özelliği olan intihar düşünceleri ve suçluluk duyguları oranı da az değil. Cimilli, araştırmalardan çıkan bu sonuçlarla "Türkiye'nin geleneksel toplum ile modern toplum arasındaki geçiş aşamasını yaşamakta olduğunun" söylenebileceğini belirtiyor.

Kitap psikiyatrinin, ruh hastalıklarını salt öze indirgenmiş bireyselliğin ötesinde, yerel kültür ilişkilerini de kapsayacak biçimde, yeni bir biçimde tartışıldığını gösteriyor. Sinir sistemimiz elbette, birey olarak sosyalleşme tarihimizin, kültürel olarak edindiklerimizin etkisinde... Salt bedenimizdeki biyolojik örgütlenmeyle ifade edilmemiz bizi zayıflatıyor. Daha ötesi, insan olarak aşağılıyor. Bizi ve hastalığımızı "şey"leştiriyor. Yalnız bırakıyor ve çaresizliğimizi artırabilir. O "şey"e, o hastalığa sahip olduğumuz için kendi kendimizi suçlayabiliriz. Biyolojik "yetersizliğimiz", kendimizi başkalarından ayrı tutma, aşağılama eğilimimizi güçlendirebilir. Tam da bu nedenle, hasta olan yalnız kalmak istemiyor. Onda olanın, sadece onun yüzünden olmadığını bilmek istiyor. Hem ayrıca, akbabanın gagasını uzattığı, "açlıktan ölmek üzere olan siyah küçük kız" düşüncesini paylaşmak istiyor. Çünkü ruhunun hastalığında, o fotoğrafın bir kez daha hatırlattığı dünya gerçekliği de var. Bu yüzden, görüştüğü ruh bilimcisine çaresizlikle soruyor: "Neden ben? Yalnız ben miyim? Sağlıklı olmayı bile beceremedim işte... Bana, diğerlerinin de hasta olduğunu söyleyin..."

Psikiyatriyi kültürle ilişkilendirmek, kültürden söz etmek, açıklıkla, yaşanan dünyadan söz etmek. Dili politikleştirebilir. Farkındalığı artırabilir. Yaşananların yükünü bireye yüklemek yerine, varoluşun armağanlarını ve cezalarını kültürle birey arasında paylaştırabilir. Bireye iktidarı gözden geçirme, sorgulama, hesap sorma ayrıcalığını verebilir. Politik, ekonomik, toplumsal meselelerin topyekûn, mutlak olarak algılanmasını isteyen egemen güçlerle insanın arasına mesafe koyabilir.

Analistler, her bireyin dünyayı kendi öznelliğiyle yaşadığını göz ardı etmeden, ruh biliminin inceliklerini terk etmeden, bizi daha geniş ve derinlemesine çizilen bir gerçekliğin içine çağırabilir. Bizimle aynada görünenin seyrine dalıp gitmişken, bize, görünenin çevresindekine, ardındakine de bakmayı hatırlatabilir.

Böylesi, belki de yalnızlığımızı ötekilere ve küçük siyah kızın yalnızlığına biraz daha yaklaştırabilir...

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova