ISBN13 978-975-342-375-5
16.5x24 cm, 408 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Hasan Bülent Kahraman, “Bir modernite öyküsü”, Radikal Kitap Eki, 18 Nisan 2003

Tarihinin her döneminde tartışmalı bir alan olsa da mimarlığın sayısız akademik disiplinin kesiştiği bir odak noktası haline gelişi 19. yüzyılda başlayan bir süreç. Avrupa'nın geçirdiği büyük değişimin doğurduğu kentleşme ve ona bağlı diğer sorunlar mimarlığı sadece kendisiyle sınırlı bir alan olmaktan hızla çıkarıp onu toplumsal rolü ağır basan bir etkinliğe dönüştürmüştür ve mimarlık 1960'ların düşünsel ve toplumsal yaşama getirdiği büyük açılım mimarlığı doğal olarak etkilenmiştir. Dilbilimden kadın hareketine, sinema araştırmalarından yorumbilgisine kadar her düzeydeki yeni oluşumla birlikte mimarlık dünyası da kendisini yeniden biçimlendiriyordu. 1960'ların çok etkili iki ögesi Marksizm ve yapısalcılık mimarlığın gerek kendisiyle ilgili dönüşümlerine gerekse onun farklı yöntembilimlerle kesişimine ilk önemli etkiyi yaptıktan sonra 1970'lerle birlikte patlayan sayısız yeni çalışma alanı mimarlığın özellikle Amerikan üniversitelerinde içine döküleceği yeni kapları biçimlendirecekti. Buna bağlı olarak birtakım öncü okullarda hızla Yapısalcılık sonrası söylem gelişmeye başlayınca mimarlık da bu kervana katıldı. Derrida felsefesinin etkisine açık 'dekonstrüksiyonist' bir arayış kendisini ilgili çevrelerde bugün de gösteriyor. Fakat ondan daha önemlisi 1980'den bu yana mimarlığın yepyeni iki alanla olan karşılıklı etkileşimi. Bunların birisi kültürel etütler, diğeri toplumsal kuram.

1980'li yıllarda ama özellikle de 1990'larda toplumsal kuram kendisini bir alana diğerlerine oranla daha fazla açtı. Bu alan en geniş anlamda kimlik politikalarıydı. Tek tip, birörnek bir toplum yaratma sürecinde kimlik seçilmiş değil kişiye verilmiş, giydirilmiş bir şeydi. İktidar ve otorite onun ne olacağına önceden karar vermişti. Bu kararı tayin eden en önemli unsur ise 'normal'likti. 'Normal' olan düzen-içi, anormal düzen-dışıydı. O nedenle de kimlik bir iktidar bağımlı ögeydi.

Merkezi kontrol olmasıydı acaba bu sistem işler miydi sorusu ise 1980'lerde ortaya çıkan Yeni Toplumsal Hareketlerin ortaya attığı bir soruydu ve 'yeni düzen' yanıtın aranabileceği yerdi. Her şeyden önce yeni düzenin mikroelektronikte meydana gelen gelişmelerle merkezi otoriteyi geriletme şansı, olasılığı vardı. İkincisi, 1989'da merkezi otoritenin en paradigmatik örneği olan Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku çökmüştü. Bu çöküşle birlikte gerçekten yeni bir düzen ortaya çıkıyordu. Ütopyalar (sonradan bizzat Foucault'nun da bir yazısında ele alacağı üzere) yerini distopyalara, heterotopyalara bırakacaktı. Bundan daha önemlisi, ortaya çıkan yeni nomadolojik düzende salınan ve yer değiştiren kitleler hem mekana, coğrafyalara vurgu yapıyor hem de homojenilikleri heterojenliklere, hatta melezleşmelere taşıyordu. Çok kimliklilik tıpkı çokkültürlülük gibi bu melezleşmenin bir uzantısı olarak 'temiz' ve 'tekçi' kimliğin yerini alıyordu. Dolayısıyla bu yapı, modernitenin 'iktidar'ına çok önemli bir darbe indirmiş, onu yeni bir aşamaya taşımıştı.

İster istemez bu sürecin toplumsal kuram üzerinde bir etkisi olacaktı. Toplumsal kuram bu bağlamda gelişen yeni süreçleri anlamaya çalışacaktı. Bu sürecin bilhassa öne çıkan iki kavramından söz edilebilirdi. Bunlar, özne ve mekandı. Bu iki olgunun kesiştiği nokta ise mimarlıktı.

Mimarlığın modernite kapsamında fakat özellikle kimlik, iktidar ve (toplumsal) otorite bağlamında ele alınması da son dönemin getirdiği en önemli kazanımlardan birisidir. Bu, sadece bir kültürel çerçeve değil onun ötesinde bir siyasal çerçeve çizer. Fakat bu ikisinin birbirini dışlaması söz konusu değildir; olamaz da.

O açıdan bakınca mimarlık yakın modern tarihin (o arada da uzak tarihin) anlaşılmasında belki de en önemli araç. Bu, onun bir kültür olmasından, kültür üreten bir olgu niteliği taşımasından ve nihayet görsel bir boyuta sahip olmasından kaynaklanıyor (Son dönemde mimarlığın, en geniş anlamda mekanla birlikte, görsel kültür ve ideolojinin ayrılmaz parçası haline gelişi bundandır.). Öyle olunca da bir dönemin çözümlenmesinde, anlaşılmasında mimarlık başlı başına bir etmen. Buraya şu da eklenebilir: bütün bu çaba özünde iki kavramın anlaşılması içindir. Bu kavramlardan birisi 19. yüzyıldan bu yana geçen sürede aldığı biçim ve kazandığı içerik bağlamında modern/leşme, diğer de belli noktalarda ona bağlanan ulusallıklar kavramı. Elbette ulusal kavramıyla birlikte de milliyetçilik gene temel bir okuma konusu olmaktadır. Hatta, denebilir ki, kültürel çalışmalar ve gene onunla eklemlendiği ölçüde toplumsal kuram ve siyaset bilimi son dönemde neyi irdelerse irdelesin bu iki olgunun etrafında dönmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihi ise buna çok yatkın olmasına karşın bu anlayışla henüz yeterince ele alınmadı. O nedenle cumhuriyet dönemine ilişkin yorumlar çok yakın bir zamana kadar sadece tarihsel materyalin kullanılması ve işlenmesiyle sınırlıydı. Buna bağlı olarak Türkiye'de siyasal kuramın veya eleştirel kuramın içinden yapılmış bir çalışmanın henüz olmadığını söylemek mümkün. Oysa, bir başka düzeyde, genel olarak kültürel çalışmalar denilen alanda, özellikle Anglosakson dünyasıyla temas içinde bulunan kesimlerde bu anlayışa dönük çalışmalar epey bir süredir yapılıyor. Hatta, son on yılda uluslar arası konferanslara sunulan bildiriler, gerek Türkiye'de gerekse Amerika ve İngiltere'de yazılan tezler bu alana dönük çok önemli bakış açıları ve yorumlar içeriyor. Ne var ki, onların da Türkiye'deki okura ulaşma sıkıntıları var.

Bütün bunlara rağmen belli bir dönemin kültürel topografyasını Sibel Bozdoğan'ın şimdi Türkçeye çevrilmiş yapıtı Modernizm ve Ulusun İnşası kadar bütünlüklü olarak irdeleyen çok az çalışmadan söz edilebilir. Gerçekten de mimarinin bir kültürel söylem kurgulayıcısı ve bir ideoloji iletkeni olarak ele alındığı bazı çalışmalardan söz edilse de erken cumhuriyet döneminin ideolojik tavrı şimdi Bozdoğan'ın yapıtı okunduğunda çok daha rahat anlaşılabiliyor.

Bu, her şeyden önce Bozdoğan'ın mimarlığı bir toplumsal-ideolojik alan olarak görmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla da mimarlık diline ve söylemine değil, yaptığı çözümlemeler, mimarlığı üreten zihniyete dönük. O zihniyeti de en genel anlamda modern oluşturuyor. Problem bu şekilde koyulduğu için de zihniyetin kurucu ögeleriyle zihniyetin kurduğu ögeleri Bozdoğan birlikte ele almış. Bu da, doğallıkla, Bozdoğan'ın süreçleri ve dönemleri mimarlık söylemine dönük çözümlemelerle eşzamanlı olarak belli bir siyasal sosyoloji üstünde/içinden okumasına yol açmış. Sadece cumhuriyet değil aynı zamanda 2. Meşrutiyet sonrasında boy gösteren açılımlar da bu nedenle Türk modernizmasının temellendirilmesinde yazar için bir dayanak noktası oluşturuyor.

Bu bağlam, Türkiye'deki ilgili/izlerçevre için çok farklı bir öneme sahip. O şudur: Üstünde çok konuşulmasına rağmen Türkiye'de entelijansiya içinde yer aldığı modernite olgusunun kaynaklarını, kökenlerini ne yerel ne de evrensel düzeyde bilir ve tanır. Karşısında bulduğu gerçekliği bir veri olarak kabul eder. Oysa, o verinin kendisiyle sınırlı olamayacağı ve kendisinden türemiş olamayacağı, tersine bir soybilime sahip olacağı açıktır. Bozdoğan'ın yapıtının birkaç düzleme yayılan öneminin bir aşamasını bu oluşturuyor. Sadece içe dönük bir okumayı ve çözümlemeyi değil, Bozdoğan bu yapıtında mukayeseli bir değerlendirmeyi de ortaya koyarak geç 19. yüzyıldan erken 20. yüzyıla kadar yayılan ve geride kalan çağın ilk 50 yılını şiddetle damgalayıp mühürleyen 'modernizm' mantığının kaynak sorununa son derecede önemli bir katkıda bulunuyor. Bundan böyle Türkiye'de öne çıkmış 'ulusal mimari'ler kavramının ne kadar ulusal ne kadar uluslararası olduğunu ve gene aynı şekilde erken dönem Türk modernitesinin hangi anlamlara geldiğini bu yapıtı okumadan tartışmak çok güç olacaktır. Bununla birlikte Bozdoğan'ın yapıtı aynı zamanda bir genel kültür tarihi özelliği de taşıyor. Dönemin kamusallaşmış her türden basılı materyalinin, bir o kadar da gerçekliği toplumsal olarak kuran diğer araçların ele alındığı bu yapıt derinlemesine bir okumanın çok önemli olanaklarını sunuyor.

Bozdoğan'ın yapıtı özellikle bir noktada daha kendisini özgülleştiren bir nitelik kazanıyor: Bozdoğan'ın (erken cumhuriyet dönemi) Türk modernitesini bir 'alternatif modernite' olarak görüp tartışması. Batılı olmayan bir toplumun Batı metafiziği ve kategorileri içinden ürettiği bir modernite anlayışının örtük sınırları Bozdoğan'ın yapıtında bütün açık ve belirtik göstergeleriyle birlikte alınırken bu ikili sürecin dokusunu meydana getiren olgular da çözümleniyor. Onların başında da elbette Oryantalizm tartışması geliyor. Belki bu noktada Bozdoğan'ın yapıtındaki kuramsal ve tarihsel arkaplanın ve çözümlemelerin hem içe dönük (modernite) hem dışa dönük (alternatif modernite)yanlarıyla daha kapsamlı olması beklenebilirdi.

Ne var ki, kitabın asıl sorunu elbette o değil. O nedenle de Bozdoğan'ın çerçevesi konuyu temellendirebilmek için yeterli bir olanak sunmaktadır.

Bozdoğan'ın kitabında benim kişisel olarak paylaşamadığım bir diğer değerlendirmesi, daha önce üstüne yazılmış en iyi çalışmalardan birisini yayınladığı Sedad Hakkı Eldem ve tipikliğidir. Eldem'in değer ve önemini bilmekle birlikte, ben, ne yazık ki, Bozdoğan'ın ona yüklediği (veya Eldem'in yaptığı açıklamalarla yüklendiği) misyonu ve onu doğuran bağlamı aynı şekilde değerlendiremiyorum. Bozdoğan'ın 'moderni millileştirmek' bağlamı içinde özel bir önem atfettiği Eldem'in, 'sentez' bağlamlı kültürel açılımlarda, bizatihi tuttuğu yerle ben çok sorunlu bir rol oynadığı kanısındayım. Cumhuriyet döneminin yıkıcılığına karşı Eldem'in açtığı ve temsilcisi olduğu (bir diğeri de herhalde Turgut Cansever'dir) cephe bugüne çok farklı ve mutlaka daha ayrıntılı olarak ele alınması gereken bir serpinti bırakmaktadır.

Bozdoğan'ın yapıtı 'yeni hayat' anlayışının kaynaklarını tanıyabilmek açısından mutlaka ele alınması gereken bir çalışma. Bununla birlikte yapıtın daha bütünlükçü bir okuması ancak editörlüğünü gene Bozdoğan'ın Reşat Kasaba'yla birlikte yaptığı Türkiye'de Modernleşme ve Ulusal Kimlik (Tarih Vakfı Yurt Yayınları) isimli yapıtıyla birlikte okunmasına bağlıdır. Aynı şekilde, erken cumhuriyet döneminin daha ayrıntılı bir fotoğrafı ise ancak bu konuda Kezer'in, Evin'in, Nalbantoğlu'nun, (daha farklı bir bağlamda olsa da) Çelik'in yapıtlarının da Türkçeye çevrilmesinden sonra çıkacaktır.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova