ISBN13 978-975-342-221-5
13X19,5 cm, 200 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
İnsan ve "Herkes", 1995
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

"Avrupa Üstüne Düşünceler", s. 121-124

İlkçağ dünyası yıkıldıktan sonra, tarihin üstünde kuş sürüsü gibi uçuşmaya başlayan şu Batılı halkların başlıca özelliği her zaman ikili bir yaşam sürmeleri olmuştur. Çünkü bir yandan, yavaş yavaş her biri kendi özgün dehasını oluşturuyorken, bir yandan da aralarında ya da üstlerinde kendiliğinden bir ortak düşünceler, davranışlar, coşkular repertuvarı oluşmaktaydı. Dahası da var: Onları aynı zamanda giderek hem tekdüzeleştiren, hem farklılaştıran o yazgı, çelişkinin doruğu olarak algılanmalıdır. Çünkü o halklarda tekdüzelik farklılığa yabancı değildi. Tam tersine, her yeni bir örnek ilke farklılaşmayı besliyordu. Hıristiyanlık düşüncesi ulusal kiliseleri yarattı; Roma İmparatorluğu'nun anısı değişik devlet biçimlerini esinledi; XV. yüzyılda "klasik yazının yeniden canlandırılması"ndan, birbirinden apayrı yazınlar doğdu; bilim ve "mutlak akıl" olarak birlikçi insan ilkesi, matematiğin en ileri soyutlamalarına bile değişik biçimler veren farklı zihinsel tutumlara yol açmada. Üstüne üstlük, XVIII. yüzyılın ortaya attığı, tüm halkların aynı anayasaya uymaları gerektiği gibi tuhaf bir fikir bile, romantik çağda birbirinden farklı ulusallık bilinçlerini uyandırdı, herkesi kendi özel yönelimini geliştirmeye özendirme sonucunu doğurdu.

Durum şu ki, Avrupalı denilen bu uluslar için yaşamak –tabii XI. yüzyıldan, III. Otto'dan başlayarak– hep aynı alanda ya da aynı ortamda dolaşmak anlamına geldi. Yani, yaşamak, her biri için öbürleriyle birlikte yaşamak demekti. O ortak yaşamın kimi barış, kimi savaş görünümü alması fark etmiyordu. Avrupa'nın karnında çekişip duruyorlardı, tıpkı analarının kucağında dövüşen ikiz Eteokles ile Polynikes gibi. Avrupalılar'ın kendi aralarındaki savaşların aile kavgalarına pek benzeyen bir garip havaları olmuştur hep. Düşmanın yok edilmesinden kaçınılmıştır, daha çok savaş oyunlarını, üstünlük kavgalarını andırırlar, köy delikanlılarının dalaşları ya da miras paylaşan aile bireyleri gibi. Üç aşağı beş yukarı hepsinin muradı birdir. Aynı şeyler ama ayrı biçimde. Ne demişti V. Carlos (Şarlken) I. François için: "Kuzenim François ile ben tam bir fikir birliği içindeyiz; her ikimiz de Milano'yu istiyoruz." İlk kez şu son savaşta Batı halkları birbirlerini karşılıklı yok etmeye kalkıştılar.

O kadar önemli olmasa da, bütün Batı halklarının kendilerini yuvalarında duydukları o tarihsel mekâna karşılık veren, coğrafyanın Avrupa diye adlandırdığı bir de fiziksel mekân vardır. Söylediğim tarihsel mekân uzun süreli somut ortak yaşamın çapıyla ölçülür. O durum, görenekleri, gelenekleri, dili, hukuku, siyasal iktidarı kendiliğinden, kaçınılmaz biçimde farklılaştırır. Olumsuz izlerini hâlâ taşıdığımız "modern" düşüncenin ağır yanlışlarından biri, toplumu aşağı yukarı onun karşıtı olan dernekle karıştırmış olmasıdır. Bir toplum isteklerin uzlaştırılmasıyla oluşmaz. Tersine, istekler arasındaki her türlü uzlaşma ilkin bir toplumun, birlikte yaşamakta bulunan insanların varolmasını gerektirir, ve uzlaşma varolan o toplumun, o ortak yaşamın şöyle ya da böyle bir biçimini belirlemekten başka bir şeyi amaçlayamaz. Toplumu bir sözleşmeli, dolayısıyla hukuksal birleşme olarak görme düşüncesi, işlevleri ters yüz eden, en saçma bir denemedir. Çünkü hukuk –filozofun, hukukçunun ya da demagogun hukuk üstüne düşünceleri değil–, "hukuk" denen gerçek, süslü bir dille anlatmam hoş görülürse, toplumun doğal salgısıdır ve başka bir şey olamaz. Gerçekten önceden toplumlaşmış olarak yaşamayan yaratıklar arasındaki ilişkileri hukukun düzenlemesini beklemek –saygısızlığımı af buyurun ama– hukuk denen şey üstüne pek karışık ve gülünç bir fikre sahip olmak demektir.

Öte yandan, hukuk üstüne bu karışık ve gülünç kanının baskın çıkmasında şaşılacak bir şey yok, çünkü çağımızın en büyük talihsizliklerinden biri şu ki, Batı insanları bugünün toplumlarının korkunç çatışmalarıyla yüz yüze kaldıklarında, kendilerini toplum, topluluk, birey, görenekler, yasa, adalet, devrim, vb. konularda, köhnemiş ve son derece zararlı kavramlarla donatılmış buldular. Günümüzdeki tedirginliğin önemli bölümü fizik olguları üstüne geliştirdiğimiz fikirlerin kusursuzluğuyla "ahlak bilimleri"ndeki utanç verici gerikalmışlık arasındaki uyarsızlıktan ileri geliyor. Bakanlar, öğretim üyeleri, ünlü fizikçiler ve romancılar o konularda genellikle bir kenar mahalle berberine yakışır kavramlara sahipler. Yakın geçmişimize havasını veren kişinin kenar mahalle berberi olması pek doğal değil de nedir?

Biz yine konumuza dönelim. Demek istiyordum ki, Avrupa halkları çok eski tarihten beri bir toplum, bir topluluk oluşturmaktalar, hem de bu sözcüklerin o toplulukla bütünleşmiş olan ulusların her birine uygulandıklarında taşıdıkları anlamda. O toplum, durumunun tüm niteliklerini sergilemekte: Avrupa gelenekleri var, Avrupa görenekleri var, Avrupa hukuku, Avrupa kamu gücü var. Ama tüm bu olgular Avrupa toplumunun ulaşmış olduğu evrim aşamasına uygun biçimlerde ortaya çıkıyor, o da kendisini oluşturan üyeler, yani uluslar ne denli ileriyseler, o denli ileri elbette.(*)

Çünkü kesin terimlerle söylemek istersek, toplum derken belli bir görenek dizgesi çerçevesinde yaşayan insanları anlıyorum – aslında hukuk, kamuoyu, kamu gücü görenekten başka şey değildir. Ne yazık ki bunun neden böyle olduğunu kanıtlamanın zamanı değil. Birkaç aya kadar yayımlanacak olan İnsan ve "Herkes"(1) başlıklı kitabımda yakında konuyu incelediğim görülecektir.

Ama eğer toplum az önce söylediğim şeyse, Avrupa'nın bir toplum olduğu, hatta Avrupa'nın toplum olarak, Avrupa uluslarından daha da önce varolduğu tartışma götürmez. Belli bir görenekler sistemi çerçevesinde ortak yaşam en değişik yoğunluk derecelerinde gerçekleşebilir; o derece, görenekler sisteminin sıklık oranına, ya da "yaşamın yönleri"nden ne kadarını ilgilendirdiğine bağlıdır, aslında bu da aynı kapıya çıkar.(2) Bu anlamda, Batı ulusları toplumsal ortam olarak kendilerinden önce varolan daha geniş Avrupa toplumu çerçevesinde daha yoğun toplumlaşma odakları olarak yavaş yavaş biçimlendiler. Çoğu ortak olan göreneklerle örülü o tarihsel mekân Roma İmparatorluğu tarafından yaratılmıştı ve daha sonra ortaya çıkan ulusların coğrafi biçimleri Geç İmparatorluk çağının Diócesis'lerinin(**) basit yönetimsel bölümlenmesiyle fazlasıyla örtüşmektedir. Beyler, Avrupa tarihini, yani Batı uluslarının filizlenmesinin, gelişmesinin ve olgunluğa erişmesinin tarihini anlamak istiyorsak şu temel olgudan yola çıkmak zorundayız: Avrupa insanı hep aynı zamanda iki tarihsel mekânda, iki toplumda birden yaşamıştır, biri daha gevşek dokulu ama daha geniş olan Avrupa, öbürü daha yoğun, ama daha dar bir alan, her ulusun ya da bugünkü büyük ulusların habercisi olan özgün toplulukların daracık toprakları ya da bölgeleri. Bu öylesine temel bir olgu ki, Ortaçağ'daki tarihimizi anlamak, bütün o yüzyıllar süresince savaş ve politika olaylarını, düşün, şiir ve sanat yapıtlarını aydınlatmak için gereken anahtar orada duruyor. Dolayısıyla, Avrupa'nın olsa olsa gelecekte gerçekleştirilebilecek bir ütopya olduğunu düşünmek yanlışın en büyüğüdür. Hayır; Avrupa öyle yalnızca geleceğin getireceği bir şey değil, çok eski bir geçmişten bu yana oracıkta bekleyen bir şeydir; üstelik günümüzde pek kesin çizgilerle ortaya çıkmış bulunan uluslardan önce varolmuştur. Asıl gelecekte yapılması gerekecek olan şey, o eski zamanlardan kalma gerçeğe yeni bir biçim vermektir. Avrupa birliği yakın gelecek için salt siyasal bir program olmaktan öte, Batı'nın geçmişini, özellikle de –Ortaçağ'ın tüm yüzyıllarını ve yaşam biçimlerini bir noktada yoğunlaştırdığımızı bile bile– asıl "gotik çağ insanı" olarak adlandıracağımız Ortaçağ insanını anlamak için elimizde bulunan tek yöntemsel ilkedir.

Notlar

(*) İnsan ve "Herkes", Metis Yayınları, 1995, çev. Neyire Gül Işık. Yukarı

(**) Diócesis: Ortaçağ'da her biri bir piskoposun dinsel yargı alanı olarak kabul edilen kilise toprakları. (ç.n.) Yukarı

(1) İşte Avrupa kamuoyu böylece oluştu; şimdi bir yandan giderek ürettiği, dışavurduğu ya da kimliğinin belirtisi sayılan kalıplar üstüne, öte yandan daha sonraki içerikleri, yani Avrupa'nın giderek oluşturduğu kanılar üstüne yeterince ayrıntılı bir inceleme gerektirmektedir. Yukarı

(2) Dilthey'in dev yapıtı ortaya çıkalı beri yaşamın yönleri bulunduğunu ve bunların eben möhrseitig [tam anlamıyla çok yönlü] olduğunu biliyoruz. Yukarı

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova