Birinci Bölüm, 1912 Kışı, Manitou-geezisohns, Küçük Ruh Güneşi, s. 15-17
Nanapush
Kar yağmadan önce ölmeye başladık ve kar gibi düşmeye devam ettik. Bizden geriye ölecek bu kadar çok kişi kalmış olması şaşırtıcıydı. Güneyden gelen lekeli hastalığı, Nadouissioux topraklarının batısındaki uzun savaş sonunda imzaladığımız anlaşmayı, beraberinde sürgün ve hükümet belgeleri fırtınasını getiren doğu rüzgârını atlatanlarımız için 1912’de kuzeyden inen bu şey akıl almazdı.
İlk başta felaketin artık gücünü tükettiğini, hastalığın, toprağın kabul edebileceği bütün Anishinabeleri almış olması gerektiğini düşündük.
Fakat toprak sonsuzdur, talih de, bir zamanlar halkımız da sonsuzdu. Torunum, sen görünmezlerin çocuğusun, kış başlangıcının ilk amansız cezalarıyla zuhur eden yeni bir hastalığın yok ettiklerinin çocuğu. Cemaatini kırıp geçiren illete kurban giden eski rahibin yerine o sene gelen genç rahip Damien verem demişti bu hastalığa. Çiçekten ve hummadan farklıydı bu hastalık çünkü yavaş ilerliyordu. Yine de neticesi belliydi. Koskoca aileler, akrabalarımız onun yüzünden hasta düşmüş, çaresiz yatıyorlardı. Sıkışık bir halde yaşamaya zorlandığımız rezervasyonda klanlar küçülüyordu. Bizim kabilemiz de içinden yaşlısı genci giderken, iki tarafı kesilmiş kalın bir halat gibi çözüldü. Benim ailem birer birer silindi, geriye sadece Nanapush kaldı. Ondan sonra elli kıştan daha fazla yaşamadığım halde beni ihtiyar saymaya başladılar. Bir ihtiyar kadar çok şey görmüştüm. Geçirdiğim yıllarda, önceki yüzlerce yılda meydana gelen değişimlerden çok daha fazlasını gördüm.
Kızım, senin hiç bilemeyeceğin nice zamanların geçip gittiğini gördüm.
Son bufalo avına ben kılavuzluk ettim. Son ayının vurulduğunu ben gördüm. Postu iki yaştan daha eski son kunduzu ben tuzağa düşürdüm. Hükümet anlaşmasının kelimelerini ben yüksek sesle okudum ve ormanımızı, gölümüzü alacak anlaşma belgelerini imzalamayı ben reddettim. Benden daha yaşlı olan son huş ağacını ben baltayla devirdim ve son Pillager’ı ben kurtardım.
Fleur’ü, anne demeyi reddettiğin kadını.
Kış sonuna doğru soğuk bir ikindi vakti, ailenin Matchimanito Gölü kıyısındaki kulübesinde bulduk onu. Yanımdaki kabile polisi Edward Pukwan oraya gitmeye korkmuştu. Suyun etrafı en yüksek meşelerle çevriliydi orada, hayaletlerle doluydu orman ve sanatları onları terk edene kadar iyileştirmenin ya da öldürmenin gizli yollarını bilen Pillagerlarla. Kızağımızı açıklığa çekerken iki şey gördük: çatıdan çıkan dumansız bacayı ve kapıdaki ipi içeri çekilmiş olan boş deliği. Pukwan, gömülmemiş Pillager ruhlarının onu gırtlağından yakalayıp windigo’ya* dönüştürmesinden korktuğu için içeri girmek istemedi. Pencereye gerilmiş ince deriyi yırtarak içeri giren bendim. O leş kokulu sessizlikte kendini zemine bırakan bendim. İhtiyar adamla kadını, ninenle dedeni, küçük erkek kardeşi ve iki kız kardeşi, gri at battaniyelerine sarılmış, yüzleri batıya çevrilmiş, kaskatı bulan da bendim.
Korktuğum halde, sessiz bedenlerinin verdiği sükûnetle, kulübenin loşluğunda bütün kundaklara teker teker dokundum ve her bir ruha üç günlük yolunda iyi bir yolculuk diledim, bu ölümcül mevsimde insanlarımızın çokça çiğnediği o eski yolda. Sonra köşeden bir tıkırtı geldi. Kapıyı ardına kadar açtım. En büyük kızları Fleur’dü bu, o zaman on yedi yaşındaydı. Ateşi öyle yüksekti ki üzerindeki battaniyeyi atmıştı, soğumuş odun sobasına sarılmış titreyerek bana bakıyordu. Kirli bir kurt kadar vahşiydi, ani kuvvet nöbetleri ve hırıltılı çığlıkları dışarıdan dinleyen Pukwan’ı korkutan, iri, kemikli bir kızdı. Onu erzak çuvallarının ve kızak tahtalarının üzerine bağlamak için debelenen de bendim. Üzerine bolca battaniye serip onları da bağladım.
Pukwan, Büro’nun talimatlarını harfiyen uygulaması gerektiğini düşündüğü için bizi geciktiriyordu. Dikkatle resmi karantina tabelasını çaktı, sonra da cesetleri çıkarmadan evi yakmaya çalıştı. Ama kütüklere tekrar tekrar benzin döktüğü, huş kabuğu ve tahta parçalarıyla ateş yaktığı halde alevler küçüldü, sonra da söndü. Resmi vazifesi ile Pillagerlardan duyduğu korku arasında kalmış olan Pukwan küfrediyor, ne yapacağını bilemiyordu. Korku galip geldi. Nihayet korları kendi haline bırakıp Fleur’ü çekmeme yardım etti.
Böylece Matchimanito’daki beş ölüyü, kulübelerinin kapısı ardında donmuş vaziyette bıraktık.
Pukwan’la benim işin doğrusunu yapıp en başta Pillagerları gömmemiz gerektiğini söyleyenler var. Sonraki yıllarda halkımıza musallat olan huzursuzluğun ve bela lanetinin memnuniyetsiz ruhlardan kaynaklandığını söylüyorlar. Ben hakikati biliyorum, anlatmaktan da hiç çekinmedim. Başımızdaki belalar yaşayanlardan, içkiden ve banknotlardan geldi. Hükümetin tuzağına düştük, hiç yere bakmadık, her adımda toprağımızın ayaklarımızın altından çekilip alındığını hiç fark etmedik.
* Algonkin folklorunda yer alan mitolojik bir yaratık veya kötü ruh. Wendigo da denir. –y.n.