ISBN13 978-605-316-474-6
13x19,5 cm, 168 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Sunuş, s. 9-12

Günümüz dünyası, radikal biçimde aydınlanma karşıtı. 1784’te Kant, o dönemdeki Avrupa toplumlarının Aydınlanma çağında olduğunu ilan etmişti; bizse bugün, gezegenin her yerinde, aydınlanma karşıtı bir çağda olduğumuzu söyleyebiliriz. Kant bu terimi dinamik anlamda kullanmıştı: Söz ettiği Aydınlanma bir durum değil, görevdi. Bizim için de öyle: Aydınlanma karşıtlığı bir durum değil, savaş.

Bu aydınlanma karşıtı savaşın her geçen gün artan pek çok veçhesi var. Siyaset alanında, despotizmi ve şiddeti yeni seferberlik gücü haline getiren otoriter eğilim giderek yükseliyor. Popülizm diyebiliriz buna ama kafa karıştırıcı bir terim bu. Bugün söz konusu olan, toplumun tamamına nüfuz eden yeni bir otoriterlik. Kültürel alanda, savunmacı ve saldırgan kimlikler galip geliyor. Beyaz Batı Hıristiyanlığı giderek kendi değerlerine sarılırken, dünyanın pek çok yerinde, hatta kendi soyağacını reddeden Batı eleştirel düşüncesi içinde bile, Batı karşıtı bir öfkenin dizginlerinden boşalmasına yol açıyor. Her kesimde modern-öncesine duyulan hayranlık artıyor: “Eskiden” var olan her şeyin daha iyi olduğu düşünülüyor. Zygmunt Bauman’ın ölümünden sonra yayımlanan kitabında “retrotopya” diye adlandırdığı, idealize edilmiş bir geçmişe –kabile yaşamından tutun da sırf “önce” olduğu için yüceltilen her türden sömürgecilik-öncesi yaşam biçimine– yansıtılan ütopyalara sığınılıyor. Günümüzde eğitim, bilgi ve bilim de itibar kaybediyor; topluma somut çözümler –istihdam çözümleri, teknik çözümler, iktisadi çözümler– sunabildikleri ölçüde bir değer taşıyorlar ancak. Çözümcülük, bizi gerek birey gerekse toplum olarak iyileştirme gücünü kaybetmiş olan bilginin sığındığı mazeretten ibaret. Artık bilgiye inanmadığımız için sadece ve sadece çözüm arayışındayız. Kendimizi geliştirmek umrumuzda değil artık; daha iyi bir gelecek hedeflemeyi bıraktığından beri yerinde sayan bir çağda, iyi kötü ayrıcalık elde etme peşindeyiz sadece.

Aydınlanma karşıtı savaş, gönüllü safdilliğe dayanan bir toplumsal, kültürel ve siyasal rejimi meşrulaştırıyor. Kant, ünlü denemesi “Aydınlanma Nedir?”de “insanın kendi kendini soktuğu ergin olmama durumu”ndan bahseder. Bugün söz konusu olan ise böyle bir ergin olmama durumu değil, her dakika sinik bir şekilde işine gelene inanmaya ya da inanmış numarası yapmaya hevesli bir yetişkinler –daha doğrusu bunaklar– toplumu. Medya buna hakikat sonrası diyor. Ancak bu terim de “retrotopyacı”, çünkü hakikati ardımızda, daha iyi bir geçmişte bıraktığımızı ima ediyor. Geçmişte daha çok ya da daha az hakikat bulamayız. Her çağda bizi baskı altına alan safdillikle mücadele etmenin farklı farklı yolları vardır sadece. Kendi çağımızdaki safdillik sistemine karşı kendimize özgü bir mücadele yolu bulmamız gerekiyor. Bugünkü iktidarsızlığımızın, aczimizin bir adı var: aydınlanmış cehalet. Her şeyi biliyoruz ama hiçbir şey yapamıyoruz. İnsanlığın bütün bilgisi elimizin altında olduğu halde, yapabildiğimiz sadece uçuruma düşüşümüzü yavaşlatmak veya hızlandırmaktan ibaret.

Radikal Aydınlanma, insan doğasının kendini özgürleştirme ve geliştirme yeteneğine duyulan güvenle, safdilliğe karşı açılan bir savaştı. Silahı, eleştiriydi. Bu radikal eleştirel seçenek ile, kapitalizmin yayılması ve sömürgecilik yoluyla son üç yüzyıl boyunca dünyaya hâkim olan modernizm projesini bir tutmamak önemli. Tahakküme dayalı uygarlaştırma projesi ile özgürleşme amacıyla eleştiriyi öne sürmek arasında, yeniden araştırmamız gereken bir fark var. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Adorno ve Horkheimer, Aydınlanma’nın Diyalektiği kitaplarında mevcut durum üzerine şu ünlü mezar kitabesini yazdılar: “Öteden beri en geniş anlamıyla düşüncenin ilerlemesi olan Aydınlanma, insanları korkudan kurtarmayı ve kendi kaderlerinin efendisi kılmayı hedefledi. Ama tamamen aydınlanmış yeryüzü, muzaffer yıkımın gölgesinde ışıyor şimdi.” [1]

O zamandan beri, Aydınlanma ile yıkım neredeyse eşdeğer terimler olarak görülmüştür. Ancak bu özdeşleştirmenin bir içerimi daha var: İnsanları korkudan kurtarmak ile kendi kaderlerinin efendisi kılmak aynı şey sayılır. Ama böyle midir gerçekten? Günümüzde insan türünü sürdürülebilirliğin sınırlarına sürüklemiş olan felaketin boyutlarına bakacak olursak, artık bu cümlenin içerimlerini ve bu ikili özdeşleşmeyi çözme zamanının geldiğini söyleyebiliriz belki. Her tür özgürleşmenin birbirinden korkunç tahakküm biçimlerine yol açtığını ve her tür bilgi biçiminin yeni iktidar ilişkilerini seferber ettiğini söylemek malumun ilamı olur. Ancak bu aynı zamanda dünyayı değiştirmeye, kişisel ve kolektif özgürleşme arzularını harekete geçirmeye yönelik bütün radikal girişimleri mahkûm etmek için kullanılan, gerici bir argümandır. En nihayetinde, felaketin geriçevrilemezliğini bir dogma olarak kabul eder hale geldik. İşte bu nedenle, herkes için bir gelecek tasarlayan modernitenin ve her birey için bitmek bilmez bir şimdi’ye methiyeler düzen postmodernitenin ardından, ölümsonrası durum (condición póstuma) çağına vardık bugün. Giderek azalan bir zamanın içinde, birbirimizle çatışma halinde hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Peki, ya bir kez daha bilgi ile özgürleşme arasındaki ilişki üzerine düşünmeye cesaret etsek? Bayat, naif geliyor kulağa bu soru. Fakat bugün iktidardakilerin murat ettikleri; hep birlikte daha yaşanabilir ve daha adil bir dünya kurmak için kendimizi eğitme becerimizle dalga geçerken amaçladıkları şey tam da bu eli-kolu bağlanmışlık duygusudur. Çeşit çeşit kurtuluş gadget’ları* sererler önümüze: Şahsa özel teknolojiler ve söylemler. Liderler ve bayraklar. Akronimler. Bombalar. Biz de kendimizi devredilmiş zekâ projelerine bırakırız; böylece insanlık olarak zaten olduğumuzu kanıtladığımız kadar aptal olabiliriz rahatça, ne de olsa dünya ve liderleri bizim yerimize akıllı olacaktır! İflah olmaz derecede budala sakinler için yaratılmış smart* bir dünya!

Artık 19. ve 20. yüzyıl kültürlerine gölge düşüren büyü bozumu ile hayal kırıklığı arasındaki diyalektiğin çıkmazına saplanmış durumda değiliz. Teslim olmanın eşiğindeyiz. İnsan türü olarak daha onurlu yaşamak için gereken öğrenme ve kendimizi eğitme görevi karşısında, teslim bayrağı çekiyoruz. Ben, işte bu teslimiyet yerine, yeni bir radikal aydınlanma üzerine düşünmeyi öneriyorum. Safdilliğe karşı mücadeleyi yeniden başlatmayı ve kendi kendisinden ders çıkartma yeteneği bağlamında insan deneyiminin özgürlüğüne ve onuruna sahip çıkmayı öneriyorum. Zamanında, devrimci bir mücadeleydi bu. Günümüzde ise zorunlu. Bir zamanlar mücadelenin ışığı kapsamlı, vaatkâr, yayılmacı ve hükmedici bir evrensel olarak parlardı. Bugün, gezegensel çağda, karşılıklı ve kucaklayıcı bir evrenselliği aramayı öğrenmemiz mümkün.

Deneme hep süregiden bir yazma türüdür. Bu kitabın bazı bölümleri “Dünyayı Bitmekten Kurtarmak” (CCCB, Barselona), “Geçiş Dönemindeki Beşeri Bilimler” (Beşeri Bilimler Enstitüsü, Barselona), “Gerçekten İşe Yarar Bir Bilgi” (Museo Reina Sofía, Madrid), “Açlığın Gücü” (MACBA, Barselona) ve “Ölümsonrası Durum” (Mextropoli, Meksika) gibi yakın zamanlarda gerçekleştirilen konferanslarda ele alınarak geliştirildi. Ayrıca, Barselona Beşeri Bilimler Enstitüsü’ndeki Açık Sınıf ve Madrid’deki Juan March Vakfı Felsefe Semineri’ndeki katılımcılarla paylaşılıp tartışıldı, katkıları için kendilerine şükranlarımı sunarım. Ortaya çıkan bu kitap, üzerinde düşünmeye devam ettiğim bir çalışmanın ilk adımlarıdır.

Notlar


[1] Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, Aydınlanma’nın Diyalektiği, çev. Şeyda Öztürk, Metis, 2026, s. 19. Metne dön.

* Metinde İng., alet, aygıt, teknolojik oyuncak, zımbırtı. –ç.n.

* Metinde İng., akıllı. –ç.n.

 
 

Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2026. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X