Giriş, s. 11-14
Etrafımızdaki dünyada ışık, gölgeler
ve renkler yoktur.
Nobel Fizyoloji veya Tıp Komitesi üyesi
Prof. C. G. Bernhard’ın sunuş konuşmasından
Sidney’de olağanüstü bir bahar sabahı, yeni bir öğrenci grubuyla duyular üstüne bir ders yapacağım amfiye ulaşmak için kampüste yürüyorum, içim kıpır kıpır. Duyusal biyolojinin mucizelerini anlatırken öğrencilerin yüzlerindeki ifadeleri izlemeye bayılıyorum. Müthiş bir konu bu, ben de hakkını vererek anlatmak istiyorum. Sadece bilgi aktarmıyorum, içimdeki coşku onlara da geçer umuduyla bir performans sergiliyorum.
Sidney’in simge mekânlarından birindeyim, kampüsün göbeğindeki Avlu diye bilinen açık alanda. Mimarlar peyzaja son bir dokunuş olarak avlunun bir köşesine yarı tropik bir ağaç kondurmuşlar; bu ulu jakaranda ağacı her yıl güney yarıküre bahara kavuşurken çiçeğe durur, mis kokulu mor çiçekleriyle öğretim yılının sona yaklaştığını haber verir. Sidney’in başka yerlerindeki jakarandalar da çiçeklenince şehrin çehresi değişir. Bir ay boyunca parklar ve kaldırımlar çiçeklerin dökülen yapraklarıyla kaplanır. Benim için bu dönem yılın duyusal anlamda zirve noktasıdır.
Bu ulu ve kadim ağacı hayranlıkla izlerken, fotonların ve koku moleküllerinin bir araya gelerek böylesi bir yüceliği dokuyabilmesinin ne kadar inanılmaz bir şey olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Beynim bu temel bilgilere erişip müthiş bir sinerjinin neticesinde bunları algısal deneyime dönüştürmeyi nasıl başarıyor?
Dikkatim jakaranda ağacının üzerinde olsa da etrafımı saran pek çok başka duyumun da farkındayım. Avluyu çevreleyen binalardan birinin tepesine tünemiş bir Avustralya saksağanının öttüğünü duyuyorum. Tuhaf bir şekilde metalik bir tını içeren bu “gurultulu” ötüş kulağıma İngiltere’de geçen çocukluğum esnasında dinlediğim kuş seslerinin steampunk tarzı bir uyarlaması gibi geliyor. Aynı zamanda Pasifik Okyanusu’ndan yola çıkıp avlunun doğu cephesindeki kemerleri geçerek bana ulaşan sabah rüzgârını da hissediyorum. Ağzımda derslerden önce sesim açılsın diye mutlaka kullandığım anasonlu pastilin sıcak aroması var. Bütün bunlara ek olarak başka bir dizi duyu bir araya gelerek ayakta durabilmemi, beynimin bedensel ihtiyaçlarımdan haberdar olmasını ve çevremde olup bitenlerin farkına varmamı sağlıyor.
Ve bütün bu anlattıklarım sadece anlık bir duyum tablosuna dair şeyler. Duyumların sürekli değişen akışı bize dünyayla algısal bir bağlantı kurma imkânı verir; bir araya gelen çok sayıda ve çeşitli mesaj, yaşamlarımızın her saniyesinin otobiyografisini kaleme alır. Algılayışımız her ne kadar tutarlı ve tekil bir duyusal deneyim gibi görünse de aslında bir araya gelmiş çok sayıda farklı duyunun ahenkli bir birlikteliğinden ibaret. Toplam kaç duyumuzun olduğu sorusu, bu konuyu aydınlatmaya yönelik ilk girişimin üstünden yirmi üç yüzyıl geçmesine rağmen hâlâ net bir şekilde cevaplanabilmiş değil.
*
Yunan filozof Aristoteles, haklı olarak, tarihin en etkili düşünürlerinden biri kabul edilir. Elbette kendisinin bazı isabetsiz fikirleri de vardı. Örneğin bizonların kendilerini kovalayan köpeklerden kurtulmak için onlara doğru yakıcı içerikli dışkı püskürttüğünü iddia ediyor ve arıların, kulakları görünmediği için, sağır olduklarını varsayıyordu. Arada sırada böyle tökezlemeleri olsa da Aristoteles insanlığa olağanüstü bir düşünsel miras bıraktı. Bugün biyoloji biliminin onun çabalarından doğduğu ve iki bin küsur yıl önce tarif ettiği pek çok şeyin aradan geçen zaman içinde doğrulandığı söyleniyor. Hatta görme, duyma, tat alma, koklama ve dokunma şeklinde beş duyumuz (veya daha teknik ifadesiyle duyusal modalitemiz) olduğunun “keşfi” de kendisine atfedilir. Aristoteles’in bu tespitini gayet bariz bir hakikatin dile getirilmesi olarak görüp onu eleştirenler de var. Ama aslında bu tespiti, algıya ve duyuların nasıl bir araya gelip dünyaya dair deneyimimizi oluşturduğuna ilişkin derinlikli ve çığır açan teorilerinin sadece küçük bir kısmını oluşturuyordu. Yine de “Kaç duyumuz var?” sorusunu takip eden tartışmalarda söz illaki Aristoteles’e gelir.
Bu beşli sistem hâlâ duyulara dair eğitimimizin temelini oluştursa da aslında hikâyenin tamamını anlatmak için yeterli değil. Duyularımızın toplam sayısının beşten fazla olduğu kesin, hatta farklı kategorileri nasıl böldüğümüze bağlı olarak sayıyı elli üçe kadar çıkarmak bile mümkün. Örneğin dokunma duyusu alt kategorilere ayrılabilecek çok sayıda farklı duyunun bir bileşiminden oluşur. Ayrıca denge duyusu ve özduyum (propriyosepsiyon) gibi ilk beşte yer bulamayan ayrı duyularımız da var. Duyuları kesin bir sayıya kavuşturma çabası belki heyecanlı tartışmalar için hoş bir malzeme olabilir ama pek faydalı olmadığı kesin. Yine de bir şeye duyu dediğimizde neyi kastettiğimizi netleştirmek gerekiyor.
Duyuyu en genel manada, belli bir uyaranı o uyarana adanmış bir reseptör yoluyla tespit eden bir yeti olarak tanımlayabiliriz. Örneğin gözümüze gelen ışık, retinadaki ışık reseptörü hücrelerinde bulunan retinal adlı bir molekül tarafından emilir. Işığın enerjisi retinalin moleküler düzeyde bir bükülme geçirmesine, böylelikle minik bir elektriksel titreşimle sonuçlanan zincirleme bir kimyasal tepkimeyi başlatmasına yol açar. İşte bu titreşim optik sinir yoluyla beyne iletilir, beyin bu mesajı aynı esnada komşu reseptörlerden iletilmekte olan sayısız başka mesajla birlikte yorumlayarak ışığın görsel duyumunu meydana getirir. Uyaranı beynin anlayabileceği bir sinyale çevirmeye yarayan bu sürece transdüksiyon adı verilir.
Öte yandan, tat reseptörleri dilimize, yanaklarımızın iç yüzeyine ve yemek borumuzun üst kısmına yayılmış vaziyettedir. Bu reseptörler moleküllerle temas ettikten birkaç milisaniye sonra beyne bilgi iletmeye başlar. Ayrıca vücudumuzun karaciğer, beyin, hatta testis gibi bölgelerinde de dağınık halde tat reseptörleri yer alır. Bu son keşfin 2013 yılında bir makalede açıklanmasının ardından genç erkekler arasında testislerini soya sosu gibi gıdalara batırma modası çıkmıştı, hatta bu şekilde soya sosunun tadını alabildiğini iddia edenler de olmuştu. Halbuki bu tür hiç beklenmedik noktalarda tat reseptörleri bulunsa da bunlar tat tomurcukları oluşturacak şekilde yoğunlaşmış değildir ve beyinle aralarındaki bağlantı ağzımızdaki tat reseptörleriyle beyin arasındaki bağlantıdan farklıdır, dolayısıyla tat deneyimini aktaramazlar. Yani az önce bahsettiğimiz gençler hayalarını sosa buladıkları sırada muhtemelen hayal güçlerine biraz fazla yükleniyorlardı. Ziyan edilmiş onca soya sosunu bir kenara bırakacak olursak, bir duyunun duyu kabul edilebilmesi için özelleşmiş reseptörlerin yanı sıra beynin duyu korteksine bilgi iletmeye yarayan işlevsel bir hatta da sahip olması gerekir. Tabii duyularımızın sinir yolakları kaçınılmaz bir şekilde reseptörlerden beyne uzansa da, beyni tek işi girdileri alıp çözümlemekten ibaret bir bilgisayar gibi görecek olursak yanılırız. ...