Muharrem Toralıoğlu, “Ne çok gelecek ne az zaman”, TMMOB Madencilik Bülteni, Ekim-Kasım-Aralık 2025
“Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar…” İstiklal Marşı’nın şairi Mehmet Akif Ersoy, Batı’nın “medeniyet” adı altında yirminci yüzyıl başında gerçekleştirdiği savaşlara, zulümlere ve katliamlara böyle haykırıyordu. Bu haykırış, insanlığın vicdanına yöneltilmiş bir sorgulamadır.
Ele alınan kitap da; yirminci yüzyılın katliamlarını mercek altına alırken, yazar şu uyarıyı yapar: Katliamların 20. yüzyılla sınırlanması, bunların yalnızca o dönemde yoğun yaşandığı anlamına gelmez. İnsanlık tarihi boyunca işlenen kötülüklerin istatistikleri elimizde olmasa da, güçsüzlere bahşedilen iyilikleri göklere çıkarma cesaretini kendimize tanımamalıyız. Bu sözler, tarihin kanlı sayfalarını açarken, yüzleşmenin gerekliliğini hatırlatır.
Yazar, din, dil, ulus, ırk ve töre gibi kavramlarla kışkırtılan iktidar odaklarının katliamlarla doğrudan veya dolaylı bağını vurgular. Ve “yüzleşmenin pişmanlık duymaya yol açabileceği, pişmanlık duymanın da aynı kötü şeyleri bir daha yapmaktan bizi alıkoyabileceğini düşünmek, toplumsal düzlemde olmasa da, bireysel düzlemde iyimser ve huzur verici bir duygudur...” diyerek naif bir özlemi dile getirse de, Savunmasız insanlara karşı yapılan katliamların sona ereceğini söyleyebilir miyiz?
Eğer savunmasız insanlara karşı yapılan katliamların sona ereceğini söyleyebilseydik: II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan sayısız önleyici örgüte rağmen, Avrupa’nın göbeğinde, Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında yaşanan katliamlar yaşanır mıydı? Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da binlerce insan sistematik biçimde katledilir miydi?
Kitap, yakınçağ katliamları ile adeta bizleri sarsıyor. Sayısız kötü anı, tarifsiz acılar. Örneğin; Belçika Kralı II. Leopold’un 1885’te Kongo topraklarını satın almasıyla başlayan süreçte, nüfusun üçte ikisi - yaklaşık on milyon insan – katledildi. Sömürgeci, bu vahşeti “Kongo’dan Anvers’e fildişi ve kauçuk, Anvers’ten Kongo’ya uygarlık” diyerek meşrulaştırıyordu. Bu söz, “medeniyet” adı altında işlenen suçların en çarpıcı örneklerinden biridir.
1965’te Endonezya’da, dünyanın en büyük üçüncü komünist partisinin üyeleri - ABD’nin bölgedeki politikaları doğrultusunda - ordu ve yerel işbirlikçilerce katledildi. Üç milyona yakın insanın ölümü, yakın tarihin en büyük trajedilerinden biri olarak kayıtlara geçti. Benzer şekilde – ve yine ABD desteğiyle - 1950’de Güney Kore Ordusu tarafından üç yüz bin insan katledildi. Yıllar sonra Amiral Sang Nam-hui’nin itirafı, vahşetin boyutunu gözler önüne serdi: “Onlar için yeterli sayıda hapishanemiz yoktu.”
Bu söz, bize kendi coğrafyamızda yankılanan şu cümleyi hatırlatmıyor mu: “Asmayalım da besleyelim mi?” *
Ya öznesi kıymetli metaller/madenler olan kıyımların kayıtları? Birkaç paragrafla, örneklemeyle,değinmeyle, zamanımızın uzağına düşen acılar unutulabilir mi?
Lena Altın Madeni Anonim Şirketi işçileri çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir süredir grev yapıyorlardı. Emri vermekte tereddüt etmedi Çavuş Treşçenko 12 Nisan 1912’de. Üç yüze yakın işçi katledilmişti o gün. Bu katliamdan sonra işçiler, 1917 Ekim Devrimi gerçekleşinceye kadar, yetersiz beslenerek, cezalandırılarak günde on altı saat çalışmak zorunda kalacaklardı...
Şili İşçileri Federasyonu, o gün genel grev kararı almıştı. La Coruna nitrat işçileri, diğer kamplardaki işçiler gibi, birkaç aydan beri çalışma koşullarının iyileştirilmesi için ara sıra eylemler yapıyorlardı. Tarapaca Belediye Başkanı, Iquique’deki donanma askerlerini göreve çağırması sonucu iki bin nitrat işçisi katledildi. Tarih 5 Haziran 1925’i gösteriyordu...
Catavi’de (Bolivya) Devlet Başkanı Rene Barrientos, Siglo XX Kalay Madeni işçileri arasında kendi iktidarına karşı ayaklanmaya hazır Che Guevara taraftarı gerillalar bulunduğunu iddia etmesi nedeniyle, 24 Haziran 1967’de Bolivya Ordusu
askerleri tarafından gerçekleştirilen katliamla, eşleri ve çocuklarıyla birlikte yirmiden fazla maden işçisi öldürüldü. Bu katliamın üzerinden dört ay geçmeden yakalanıp infaz edildi Che...
Çöl çiçekleri güzel kokar. Ya nitrat!..
Şilili nitrat işçileri, Bolivyalı, Perulu, Arjantinli yoldaşlarıyla birlikte kazmalarını, küreklerini Atacama Çölü’nde bırakıp İngiliz patronlarıyla görüşmek için 21 Aralık 1907’de Iquique’ye gelmişler, görüşmeler sonuç vermeyince okulu işgal etmişlerdi. Albay Roberto Silva Renard bağırıyordu:
“Bir saat içinde işinize dönün! Yoksa ateş açacağız!” Açtılar! Yaklaşık üç yüz işçi katledilmişti, aileleriyle birlikte...
Bu örnekler, emeğin ve madenlerin kanla yoğrulduğu tarihsel gerçekleri hatırlatır.
Yazar, devletler ve devlet dışı organizasyonlarca halka karşı işlenen katliamları hatırlatarak, en azından gelecek için bir yüzleşme umudunu diri tutmaya çalışıyor. Bu umut, yaşadığımız çağda her zamankinden daha gerekli. Çünkü unuttuğumuz her acı, yeniden yaşanma ihtimalini içinde taşır.
Medeniyetin karanlık yüzüyle yüzleşmek, insanlığın geleceği için bir zorunluluktur.
* Darbeci Kenan Evren tarafından 17 yaşında astırdığı devrimci Erdal Eren için söylendi.