Ölümlüler, Bronz Çağı, s. 27-29
Tufandan önce Akdeniz ışıl ışıl, rengârenk bir yerdi. Çorak ovaları yaran kanyonlarda pembe beyaz tuzdan parıltılı kuleler yükseliyordu. Güneş ışığında buharlaşan göllerin süt gibi suları bulutların aksettiği, elmas gibi parlayan aynalarla manzarayı süslüyordu. Antilop sürüleri kırmızı killi düzlüklerde yetişen seyrek bitki örtüsünde otlanırken, kemirgenler el değmemiş gri çakmaktaşı tortuları arasında koşuşturuyordu. Nehir kıyılarındaki yemyeşil patikalarda fillerle su aygırları Afrika ile Avrupa arasında özgürce dolaşıyordu.
Batıda, İber Yarımadası’ndan Fas’a kadar uzanan kesintisiz bir sıradağ, Atlas Okyanusu ile Akdeniz çöküntüsü arasında devasa bir kayaç gibi uzanıyordu. Kuzey, doğu ve güneyde ise üç kıtanın topraklarıyla çevriliydi bu çöküntü. Yukarıda, henüz tanrıların bulunmadığı gökyüzünde Messiniyen Çağı’nın güneşi, tektonik plakaların fark edilemeyen hareketini izliyordu.
Kuraklaşan Akdeniz altı yüz bin yıldan fazla süre boyunca dengesini korumuştu, ara sıra meydana gelen patlamalar, rüzgârların neden olduğu erozyon ve iç göllerin buharlaşmasını saymazsak tabii. Hayvan ve bitki nesilleri, uçsuz bucaksız topraklar üzerindeki hareketleri kadar düzenli bir şekilde birbiri ardına gelmişti. Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Atlas Okyanusu’ndaki dalgalar Batı’daki dağların sınırına her geçen yıl daha şiddetle çarpıyordu. Okyanusun yuttuğu kumlu sahiller yok oluyor, tuzlu bataklıklar iç kesimlere yayılıyor, hatta dağ eteklerine kadar uzanıyordu. Suyla çarpışan kayaların sesi yankılanırken, yükselen gelgitler bir zamanlar kıyı kayalıklarını çevreleyen sonsuzluk hissini aşındırıyordu. Görünüşe göre Okyanus ile Kara yan yana sessizce oturmayı artık bırakmış, kavga etmeye başlamıştı.
Devasa kayacın son kez ayakta durduğu, hiçbir tarihin kaydına geçmemiş bir an vardı. Tepesinde uçan kuşların son zamanlarda görmeye alıştığı üzere, dalgalar da dağın zirvesine yakın bir yerde gürüldüyordu. Bir dalga daha dövdü kayaları. Dağın derinliklerinde bir gümbürtü koptu. Sonra patlama gökyüzünü kapladı, sanki kayaların hepsi aynı anda paramparça olmuş gibiydi, kıyamete benzer bir gürültü kilometrelerce uzaklıktaki tüm sesleri silip geçti. Dağın tepesi kendi üzerine çöktü, geri kalanı da doğu vadisine doğru ufalandı. Ne olduğu belirsiz hayvan tüyleri, ağaç gövdeleri, toprak ve taş yığınları toz bulutlarında yok oluyor, yeşilliklerin içinden kuş sürüleri fırlıyordu. Ardından, okyanus dalgaları açılan dar geçidi muazzam bir kükremeyle yararak ilerledi. Yatay bir şelaleydi bu, eşi benzeri görülmemiş, infilak halinde bir nehirdi. Tüm okyanusların suları oraya üşüşüp akıyor gibiydi, sanki damlalar bir zamanlar Thetis’in kadim okyanusunun topraklarını yeniden fetheden ilk damla olmak için birbiriyle yarışıyordu.
Suyun Akdeniz havzasını Cebelitarık’tan Sicilya’ya kadar doldurması bir yıldan kısa sürdü. Libya ile İtalya arasında başka bir sıradağa dayanınca duraksadıysa da orayı da sonunda aşıp Ortadoğu’nun uçlarındaki ovaları sular bastı. Kurak vadiler, parıltılı tuz tepecikleri, yemyeşil nehir yatakları, ağaçların arasına gizlenmiş kuş yuvaları, kanyonlar, tepeler, her şey yok olmuştu. En yüksekteki yaylalar dışında, felaketten kurtulan çıkmadı.
Tufandan kurtulan canlılar her zamanki göç yollarından koparılmış haldeydi. Kimileri yeni oluşan yarımadaların kıyıları boyunca kilometrelerce yürüyerek çıkış yolu aradı. Diğerleri ise nemli yeni iklimin sonsuz bir yeşil bolluğu vaat ettiği, yırtıcı hayvanların az bulunduğu büyülü adalara hapsoldu. Sicilya’da mahsur kalan fillerle Kıbrıs’taki suaygırları, geçmişteki zor ortamlarından kurtulunca vücutları küçülmeye başladı. Arazi sınırlarının değişmesiyle kafası karışan sinek ve böcekler yeni gruplar oluşturup gittikçe farklılaşarak dallara ayrıldı.