İlker Hepkaner, "Annem", edebiyatburada.com, 20 Ocak 2026
Miray Çakıroğlu, Metis Yayınları’ndan çıkan anlatı türündeki kitabı Annem’de, annesinin intiharından sonra yaşadıklarını okuyucuyla sarsıcı bir içtenlikle paylaşırken bizleri yaşamaya ve hatta yaşama zorunluluğuna dair sorular sormaya davet ediyor. Çakıroğlu, bu olayın onda yarattığı travmayı yazıyla anlamlandırmaya çalışırken, yolu ister istemez annesinin Türkiye’de bir kadın olarak yaşadıklarından geçiyor. Yazarın iki şiir kitabı ve bir şiir kitabı çevirisine imza attığını düşündüğümde —ve Annem anlatı türünde olmasına rağmen şiirin dille ve anlamla kurduğu katmanlı ve estetik ilişki metne sızdığı için— kitabı okurken aklıma ister istemez 1960’larda Amerika’daki şiir dünyasını adeta ele geçiren gizdökümcü şiir geleneği geldi. Anne Sexton, Sylvia Plath, Robert Lowell ve W.D. Snodgrass gibi şairler, Soğuk Savaş’ın ilk yirmi senesinin özel hayatın gizliliğini yok sayan ortamında; kişisel travma, akıl sağlığı sorunları, evlilik problemleri ya da kuşak çatışması gibi konuları yoğun psikolojik imgelerle anlatmış; yazarın ve şairin benliğini ve tarihteki yerini yok sayan Yeni Eleştiri Akımı’nın hüküm sürdüğü bu dönemde edebiyata yeni bir nefes üflemişlerdi.
Çakıroğlu’nun metnini gizdökümcü olarak incelemek için bugün Soğuk Savaş dönemine benzer bir durumun var olduğunu iddia edebiliriz: Sosyal medya ile iktidarın gözetim teknolojileri ve pratikleri, özel hayatın sürekli mercek altında tutulduğu bir ortam yaratmış durumda. Şairler ve yazarlar, hem yazdıklarını okuyucularına duyurmak hem de edebiyat dünyasıyla ilişkilerini devam ettirmek için sosyal medyada “görünür” olmak zorundalar. Ancak bunu yaparken, iktidarın gözetim teknolojilerinin yetilerini akıllarından çıkarmamaları ve ancak alabildikleri risk kadar konuşmaları gerekiyor. Durum böyle olunca, yapılan “paylaşımlar” şairlerin ve yazarların hayatlarının baskı altında aldığı şekle göre artıyor ya da azalıyor. Bu ortamda Annem’in içtenliği kayda değer. Böyle bir metin, bir yandan bir ebeveyni kaybetmenin en kişisel sonuçlarını bizlere anlatırken; bir yandan da özel hayatın edebiyatın konusu haline nasıl bir samimiyetle getirilebileceğini hatırlatıyor.
Annem, Çakıroğlu’nun annesinin 2020’nin Kasım ayında, COVID nedeniyle konan sokağa çıkma yasakları sırasında intihar etmesi haberinin yazara ulaşmasıyla başlıyor. Yazar, metinde bu şok edici kaybı ilk duyduğu andan itibaren bununla nasıl mücadele ettiğini anlatıyor. Çakıroğlu, Gazete Oksijen’e kitap hakkında verdiği röportajda “Annemin ölümünü anlatmak değil, anlamak isterdim,” diyor ve ekliyor: “En temelde yazmak, o hayata bir anlam vermeye; dolayısıyla hayatıma anlam vermeye, bunu yaparak yaşamaya devam etmeye yönelen bir ihtiyaçtı.” Kitabın anlatısı ikiye bölünmüş: İlk kısım, yasın insanı nasıl dağıttığını bizlere gösterirken; ikinci kısım, insanın dağılan parçaları nasıl bir araya getirdiğini ve yaşama zorunluluğunu nasıl üstlendiğini anlatıyor. Kitabın New York Times’da çıkan bir yazıdan alıntıyla, fotoğraflarla, bir bisküvi paketindeki yazılarla, Çakıroğlu’nun annesinin günlüğünden parçalarla ortaya saçtığı “dağılma”, yazarın Yunan mitolojisi ve edebiyattan aldığı hikâye ve konularla “toparlanıyor.”
Kitabı okurken zaman zaman kendi babamın ani ölümünü hatırladım. Babam, bir yaz günü işten gelmiş, duşunu almış, televizyon karşısına geçmiş ve 58 yaşında aniden hayata gözlerini yummuştu. Babamın vefatının akabinde hissettiğim pek çok şeyi, Çakıroğlu’nun anlatısında buldum: Ölüm haberini aldığımız anı saniyesi saniyesine hatırlamak; olaydan hemen önceki anları kafamızda birleştirmek ve onlara kaybın ışığında bir anlam vermek; ölenin hayatımızda bıraktığı boşlukla farklı yerlerde yüzleşmek; kimi anıları hatırlayıp kendimizi ya da gideni suçlamak; can havliyle bir şeyi hatırlamaya çalışırken güzel anıları da hatırlamak ve daha niceleri… Çakıroğlu’nun kitabını, ebeveynleriniz hâlâ hayattaysa yaşayacaklarınızın bir nevi provası olarak; eğer ebeveynlerinizden birini ya da ikisini de kaybettiyseniz, o erken yas günlerini yeniden hatırlamak için okuyabilirsiniz. Ancak yanlış anlaşılmasın: Çakıroğlu’nun kitabının etkileyiciliği, sadece anlattığı olayların gerçekliğinden veya bu olayları neredeyse herkesin yaşamasından ya da yaşayacak olmasından kaynaklanmıyor. Annem’in esas gücü, erken yas dönemindeki anlam kaymasını, zaman karmaşasını ve yas tutana sürekli bir şeyler söyleyen insanların arasından kelimelere tutunup çıkmayı bize metin üzerinden yaşatmasında yatıyor.
Tüm bunlara ek olarak, Çakıroğlu’nun kitabı, COVID dönemi yaşadığımız kayıpların tutamadığımız yaslarını kayıt altına alması açısından önemli. Çakıroğlu’nun anlattıkları, pandemi nedeniyle iktidar tarafından konan kısıtlamaların yası nasıl vurduğunu tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. COVID dönemi, daha çok evde yapılan ekmekler, edinilen yeni hobiler, uzun Zoom görüşmeleri ya da alınan kilolar gibi yüzeysel şeylerle hatırlansa da, o dönemin aslında çok daha karanlık bir yanı var. Pandemi kapanmaları sırasında, tüm insanlık olarak yası daha önceden alıştığımız ya da gözlemlediğimiz gibi yaşayamadık. Cenazeler küçük gruplarla kaldırıldı; dini ritüeller normalden daha küçük çapta yapıldı. Sevdiklerini kaybeden akrabalarımızın ya da dostlarımızın yanında olamadık. Annem, pandeminin bu karanlık yanını ve yası layığıyla yaşayamamanın acılarını bize hatırlatıyor.
Annem, her ne kadar gizdökümcü sayılabilecek seviyede kişisel bir anlatı olsa da, insanın hafıza, cinsiyet, tarihyazıcılığı gibi toplumsal pratikleri ve dertleri üzerine de önemli tespitlerde bulunuyor. Metin, Çakıroğlu’nun aldığı Edebiyat, Ortadoğu Çalışmaları ve Antropoloji eğitimlerinin izlerini taşıyor. Bu disiplinlerle uğraşan akademisyenlerin hemhâl olduğu kimi tartışmalar, bu tartışmalara uzak okuyucuların kafasını karıştırabilir. Zira bu metin, doğası gereği bir açıklama ve teorilerle bağ kurma metni değil. Ancak yazar, bu tartışmaları sadece referans vermiş olmak için ya da “bakın, ben ne kadar çok edebiyat/tarih/antropoloji biliyorum” demek için metne katmıyor. Metinle akademik tartışmalar arasındaki köprüler, metnin anlamını yükseltmek ve bağlamını açık bir şekilde göstermek için kuruluyor. Kitabın konusunun okuyucunun üzerinde yarattığı ağırlık, bu tip tartışmaların araya girmesiyle biraz hafifliyor; bu da okuyucuyu, kitabı okurken deneyimlediği büyük iç sıkıntısından bir nebze kurtarıyor. Ancak bahsi geçen toplumsal pratiklere ilgi duymuyorsanız, bu durum kitaptan bu tartışmalar sırasında soğumanıza neden olabilir.
Doktora tezimi bitirirken, yazar ve aktivist Sarah Schulman’ın doktora tezini kitaba çevirme atölyelerine katılmıştım. Bu atölyelerde Schulman bize hep aynı soruları soruyordu: “Bu kitabı kim, neden okumalı? Bu kitabı okuyan insan nasıl değişecek? Bu kitap okuyucuyu nereden alacak, onu nereye bırakacak?” Yazdığım ya da değerlendirdiğim her kitaba bu sorular ışığında yaklaşıyorum. Annem için de doğal olarak bu soruları sorduğumda, verdiğim birçok cevap var. Ancak yazıyı gizdökümcülükle açtığım için, yine gizdökümcülükle bitirmem galiba en iyisi. Kitap, yukarıdaki pek çok soruya başarılı cevaplar veriyor. Yası ve kaybın ardından yaşama zorunluluğunu çok etkili yöntemlerle bizlere anlatıyor. Ancak kitabın beni kişisel olarak en çok değiştiren etkisi, ebeveynlerimle kurduğum ilişki üzerinde oldu. Kitabı okuduktan sonra uzun süre, ebeveynlerimin birer yetişkin olmaları gerçeğini düşündüm. Onları sadece ebeveyn olarak değil de, kendi arzuları, umutları, sıkıntıları, isyanları olan bireyler olarak görebiliyor muyum? Hayatıma kattıklarını, yaptıkları hataları, verdikleri doğru ya da yanlış kararları; çocukları olarak değil de bir yetişkin olarak nasıl değerlendiriyorum? Bu kitap, beni ebeveynlerime bakış açımı çocukluktan yetişkinliğe geçirmem için yeni bir pozisyon almaya zorladı. Annem’i okuduktan sonra, ebeveynlerimi yetişkin olarak görebilirsem onlara dair aklımdaki pek çok soruyu cevaplayabileceğimi hissettim. İnsan hayatındaki hiçbir şey gibi, bu değişiklik de doğrusal bir izleğe sahip değil. Elbette dağıldığım ve toparladığım zamanlar gelecek. Bu gibi zamanlarda Annem’e tekrar tekrar geri döneceğimi şimdiden öngörebiliyorum.