ISBN13 978-605-316-223-0
13,5x21,5 cm, 448 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Önsöz, s. 13-17

Bu kitapta dört düşünüre dair bir yorum sunuyorum: Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida. Bu düşünürleri daha geniş bir bağlama, 20. yüzyıl düşünce ve sanatının en özgün ve yaratıcı yönlerinin büyük kısmının kaynağı olmuş olan kriz-odaklı modernizm ve postmodernizm bağlamına yerleştirmeye çalışıyorum. Aslında, bunun her sayfada bariz bir biçimde görüldüğü söylenemeyecekse de, modernizm ve postmodernizm hakkında bir kitap bu.

Heidegger’le Gadamer’in açıkça gösterdikleri gibi, yorumlama önyargıyı gerektirir: Yorumcunun yorumlanacak malzemeye dair bir “ön-kavrayış”a sahip olmasını gerektirir. Önyargı kaçınılmaz olduğuna göre, yorumcuya düşen görev kendi önyargılarını ortadan kaldırmak değil, onları açıkça belirtmektir. Bu önsözü tamamlanmış bir yorumun perspektifinden yazarken, okurlara malzemeye ilişkin ön-kavrayışımdan ne öğrenmiş olduğumu göstererek kapatmak istiyorum yorumbilgisel döngüyü. Uzun lafın kısası, okurun daha en baştan, benim bu yorumda nereden yola çıktığıma dair bir fikir edinmesini istiyorum. Bunun kitabın okunmasına yardımcı olacağını umuyorum.

Dört düşünürle de işim bitene kadar bunu tam olarak anladığımı söyleyemeyeceksem de, ilk üç düşünüre yönelik yaklaşımım büyük ölçüde dördüncü düşünüre ilişkin okumamın bir ürünü. Nietzsche, Heidegger ve Foucault’nun yazılarında kullandıkları metaforların –ışık ve karanlık, geriye-bakma ve ileri-bakma, özgünlük ve geç kalma metaforlarının– önemi üzerinde duruşum Derrida’nın kışkırttığı bir tavırdı. Ayrıca, bu yazarların, özellikle de Heidegger’in siyasetini unutmayı başaramayışım da Derrida’nın takındığı tavır tarafından kesinlikle doğrulanıyordu. Nietzsche, Heidegger ve Foucault hakkında geliştirdiğim perspektifin bu yazarların düşüncelerinin bazı yönlerini ihmal ettiğinin farkındayım. Ama her yorumun kaçınılmaz sonucudur bu; bu yorumun erdemi, bu yazarların düşüncelerinin doğru dürüst tartışılabilmesi için açık seçik hale getirilmesi gereken ve önemli oldukları kesin başka yönlerini de vurgulamasıdır.

Ama bu yorumun sorumluluğunu Derrida’ya yıkmak istemiyorum. Aslında, Derrida’nın bazı iddialarını, özellikle de kendi yapıtlarının siyasi anlamı hakkındaki iddialarını kabul etmekte zorlanıyorum. Daha açık konuşmak gerekirse, Derridacı yapıbozumun kendisini siyasal anlamda radikal bir yaklaşım olarak görmüyorum ama yapıbozumun siyasal olarak radikal biçimlerde kullanılabileceğinden şüphem yok. Kendimi hiçbir biçimde Derridacı olarak adlandırmazdım. Daha çok, Derrida okumanın kendi zihnimi daha net bir biçimde görmeme yardımcı olduğunu söyleyebilirim. En önemlisi, bu okuma sanat ve düşünce alanında modernizmle postmodernizmin getirdiği iddialar ve uyguladığı prosedürler hakkında uzun süredir benimsediğim, derinden derine hissettiğim, ama tamamen örtük kalan şüpheciliği açığa çıkarıp dile getirmeme yardımcı oldu.

Modernizm ve postmodernizme yönelik takıntım, bu kitapta iki temel tema üzerinde yapılan vurguyu açıklıyor. Birincisi, Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida’nın yazılarındaki estetik odaklı unsurlar üzerindeki vurgumu açıklıyor. Başka yorumcular bu yazarlara çok farklı bir biçimde yaklaşırlar. Sözgelimi Nietzsche doğalcıdır; Heidegger insan varoluşunu analiz eden ve felsefedeki belli bir geleneği yenileyen kişidir; Foucault modern toplumla hesaplaşmamıza yardım edecek bir “yorumlayıcı analitik” sunmak ister vs. Ben bu diğer perspektiflerin geçerli ve yararlı olabileceklerini yadsımıyorum, çünkü bu düşünürlerden öğrenebileceklerimizin tek bir perspektifle tüketilebileceğine inanmıyorum. Ama bu yazarların “estetizm”inin şimdiye kadar doğru dürüst ele alınmadığını iddia ediyorum.

İkincisi, modernizm ve postmodernizm takıntım beni kültürel kriz kavramını vurgulamaya itiyor. Bu yazarların yapıtlarında kriz öylesine bariz bir unsurdur ki bunun önemine karşı çıkmak bile mümkün değildir. Güçlük daha çok, krizin genellikle benim burada yorumladığımdan farklı bir biçimde yorumlanmasından kaynaklanır. Bu yüzden de, yanlış anlaşılmaktan kaçınmak için, krizi niye bu şekilde yorumladığımı en baştan açıkça ortaya koymak istiyorum.

Krize ilişkin daha fazla bilinen yorum Kıta Avrupası felsefe geleneğinden ve bu gelenekle bağlantılı teolojiden kaynaklanır. Bu gelenekteki yorumcular krizi tipik olarak “felsefecilerin Tanrısı” ile “Kitabı Mukaddes’in Tanrısı”nın çöküşüyle ilişkilendirirler; onlara göre bu çöküş Kant’ ın ilk eleştirisinde ve David Friedrich Strauss ile tarihsel eleştirinin 19. yüzyıldaki diğer uygulayıcılarının Kitabı Mukaddes eleştirilerinde su yüzüne çıkmıştır. Bu görüşe göre, Kritik kavramının yaygın bir güç haline gelmesiyle aşkın boyutun yitirilmesi, modern insanın dünyada evsiz kalmasına yol açar. Kriz budur. Kriz, aklın ulaşabileceği muteber iyi, doğru ve güzel standartlarının ve bununla birlikte Kitabı Mukaddes’teki Tanrı Kelamı’nın yitirilmesidir.

Benim yorumumda, kriz 19. yüzyılın başlarında değil sonlarında ortaya çıkar. Ben krizi, özel olarak, 1880-1920 civarlarında tarihselciliğin (ve tarihselciliğin yaygın, kabalaştırılmış biçimi olan ilerleme inancının) çöküşüyle bağlantılı görüyorum. “Teolojik” bakış açısında, egemen kriz metaforu uçurumdur: Tanrı’nın ya da yaslanabileceğimiz başka mutlakların olmadığı bir dünyada karaya oturmuş bir insanlık metaforu. Benim “tarihsel” kriz yorumumdaysa, egemen metafor kırılmadır. Bu da kırılacak bir şeyi, yani tarihi öngerektirir; tarihin kırılması imkânını tasarlayabilmek için tarihi bir hat ya da hareket olarak düşünmek gerekir. Krize ilişkin teolojik okumada, tarihselcilik krizin ürünüdür. Tarihselcilik ebedi standartlar çöktüğünde ve tarihsel zamanın akışı dışında hiçbir şey kalmadığında ortaya çıkar. Benim okumamda, tarihselcilik krizin önkoşuludur, çünkü tarih ancak çizgisel bir şey olarak tasarlandığı zaman onun kırılabileceğinden bahsetmek mümkün olur. Kriz düşünürleri, bugünü kırılmış, kopuk bir şey olarak tasarladıklarında, onu aynı zamanda yönsüz, hükümsüz, değeri düşük bir şey olarak tasarlamış olurlar. Dolayısıyla, bu bugün görüşünü hem geriye hem de ileriye doğru yansıtma, bütün bugünleri –geçmişi, bugünü ve geleceği– bu şekilde tasarlama eğilimindedirler.

Benim post-teolojik bir kriz kavramı yerine post-tarihselci bir kriz kavramını öne çıkarışımı belirleyen birkaç etken var. Birincisi ve en önemlisi, modernizm ve postmodernizm tarihselciliğin çökmesi sonucunda ortaya çıkmışlardır; ancak çok dolaylı bir biçimde “aşkınlığın yitirilmesi”nin ürünü oldukları söylenebilir. İkincisi, ilk krizin hem kapsamı hem de yarattığı etki konusunda şüphelerim var. Felsefi ve teolojik gelenek içindeki bazı kişiler bir “Kant krizi”nden bahsederler. Ben bu tür bir Kant okumasını tamamen göz ardı etmesem de, benim okumam, belki de ona Aydınlanma perspektifinden baktığım için, biraz farklı. Ben Kant’ı modern çağın huzursuzluğunu başlatan kişi olarak değil, daha çok, felsefede nasıl bir “Kopernik devrimi” yaratmış olursa olsun, sonuçta evrensel olarak geçerli rasyonel prosedürlerin varlığını yeniden vurgulayan biri olarak görüyorum. Üçüncüsü, değerlerin sorgulanmadığı bir dönemle belirsizliğin kaosunun hüküm sürdüğü bir sonraki dönem arasındaki karşıtlık bana inandırıcı gelmiyor. Hem otoritesi herkesçe kabul edilen evrensel yargı standartları gerçekten var oldu mu ki hiç? Aydınlanma bu tür standartlar beyan etmeye çalıştı, ama bu standartların ne olduğu konusunda yaygın bir anlaşmazlık vardı; aynı şey Avrupa tarihinin daha önceki dönemleri için de geçerli. Öte yandan, 19. yüzyıl düşünürlerinin çoğu hâlâ başvurabilecekleri mutlaklara sahip olduklarını düşünüyorlardı. Örneğin, Hegel bir mutlağa, tarihsel sürecin kendisine bağlıdır; Nietzsche’nin perspektifinden bakıldığında, David Friedrich Strauss hâlâ bir kriz-öncesi düşünürüdür. Son olarak, 19. yüzyıl başındaki bu kriz ne kadar etki yaratmıştır ki? Bazı felsefeciler ve teologlar için önemli olduğu kesin, ama diğer alanlardaki etkisi bana o kadar da büyükmüş gibi gelmiyor. Bence tarihselciliğin çöküşünün etkisi çok daha büyük oldu.

Bu kitap aslında, her biri dört düşünürden birini ele alan dört denemeden oluşan bir derleme. Ek olarak, Sunuş ve Sonuç bölümlerinde, bu yazarları daha geniş bir bağlama yerleştirmeye ve önemleri hakkında daha genel yorumlarda bulunmaya çalıştım. Amacım, bu dört düşünürden herhangi biriyle ilgilenen birinin ilgili bölüme gidip okuyabilmesini ve bu bölümü diğerlerinden bağımsız olarak anlayabilmesini sağlamak. Ama denemeler birbirlerini pekiştiriyorlar. Metin ilerledikçe perspektif de önemli ölçüde genişliyor. Her denemede, daha önce ele alınmış olan yazarlara yeni bir biçimde dönüyorum. Sonuçta, her bir yazarın ele alınış biçiminin önemli yönleri ancak okur kitabın tamamını okuduğu takdirde tam olarak anlaşılabilecektir.

Okurun bu kitabı benim onu yazdığım sıradaki ruh haline benzer bir ruh haliyle okuyacağını umuyorum. Ben bu kitabı Nietzsche, Heidegger, Foucault ve Derrida’nın yazılarına verilen “tepkisel” bir yanıt olarak görüyorum. Bu yazarlar hakkında düşünmeye başladığım ilk aşamada, onları bir şekilde çürütebileceğimi düşünmüştüm ama normal anlamıyla çürütmenin imkânsız olduğunu kısa zamanda anladım. Bu yazarları çürütebilmek için, tam da onların saldırdıkları mantık kurallarına ihtiyaç duyuluyor ki o zaman da her türlü çürütme zorunlu olarak konudışı hale geliyor.

Bu yazarların “normal” rasyonalite kurallarına yönelik saldırılarının radikalliği, yorumcu için bazı sorunlar yaratıyor. Onların düşüncelerini ele almaya başladığımda daha en baştan bir sorunla karşı karşıya kaldım: Yazılarında işlediklerini gördüğüm rasyonel olmayan bakış açısını kabul edip onun içinde iş görmeye mi çalışayım; yoksa açıktan açığa eleştirel başka bir bakış açısından mı yaklaşayım. İlkini yapamayacağımı kısa sürede anladım, zira yalnızca bu düşünürleri tekrar etmek istemiyordum: Bu, yapacağım yorumun gerçekten bir işe yaramasını ya da ilgi çekici olmasını önlerdi. Bunun yerine kendi duruşumu dile getirmem ve bu duruş için gerekçe gibi bir şey sunmam gerekiyordu. Bu yazarların söylediklerinin çoğunun güçlü ve yerinde olduğunu kabul ettiğimi gördüm, ama onların duruşuyla benim kendi duruşum arasında hep bir gerilim kaldı.

Sonuç bölümünde, bu duruşa nasıl ulaştığımı ve onu nasıl gerekçelendirmeye çalıştığımı tartışıyorum. Burada ise, bu duruşun getirdiğim yorum üzerindeki etkisine işaret etmekle yetiniyorum. Özetle, okur tefsir ile eleştiri arasında bir ayrım yapıldığını görecek. Sık sık tefsir modundan eleştiri moduna geçiyor, oradan da tekrar geri dönüyorum. Bu hamleler gayet bariz olacak; hatta deyim yerindeyse okurun gözüne sokulacak. Burada sadece, bu eleştirileri keyfi şeyler olarak görmediğimi belirtmek istiyorum. Bu eleştirilerin birer gerekçesi var. Okur takındığım duruşu kabul etmek istemese de, en azından onu niye benimsediğimi anlayabilmeli.

Son olarak, aslında su götürmez bir biçimde hem estetizmi hem de estetizmin dayandığı kriz görüşünü yıkmaya yönelik bir girişim gibi görünebilecek olan şeyin ironik sonucuna dikkat çekmek istiyorum. Birincisi, tarihselcilik karşıtı olan Derrida’nın zaferiyle sona eren bu kitabın kendisi tarihselci düşüncenin bir örneğidir; çünkü aşırılığın dört peygamberi de Derrida’nın sunduğu “dört-terimli” diyalektiğin gelişme kalıbını izlemektedirler. İkincisi, kitabın kendisi estetizmin bir örneklenişidir (instantiation). Derrida’da modernist ve postmodernist varsayımlara karşı kazanılan bir zafer görmektedir. Bu yorumlayıcı inşa estetist ve aynı zamanda sağaltıcıdır (terapötik), zira okurun bu sayfaları açmadan önce tahmin edemeyeceği bir dünya yaratmaktadır; ayrıca eski ve insanı kısıtlayan görüşlerden kurtulması açısından özgürleştirici de olduğunu umuyorum. Kitapta getirilen Derrida yorumunda estetizmin her iki unsurunun da tezahür ettiği açıktır: Derrida’nın açığa çıkardığı bir hakikat karşısında hissedilen huşu ve vecd hali ve buna tepki olarak başvurulan radikal yaratıcılık.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova