ISBN13 978-605-316-201-8
13x19,5 cm, 192 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Ali Çakmak, "Garrrson! bana biy biya getiy", Virgül Dergisi, 6 Mart 1998

Eğer Paul Valery haklı ve "dil; ete saplanmış Tanrı" ise, Fanon, dilinin çaresizliğini, bozuluşunu, kendini yitirişini, hatta yıkımını göstermekle siyah adamı bir kez daha silahsızlandırmış olmuyor mu Siyah Deri Beyaz Maskeler'le? Üstelik yeryüzünün lanetlileri kendisini, bütün ömrünü Afrika'nın siyasal birliğini sağlamaya, sömürgecilerin ideolojik, psikolojik saldırılarına karşı sömürülenleri silahlandırmaya çalışan biri olarak tanıyorken. Dilini (Tanrısını yani), bir imkânlar yumağı değil de bir engel olarak görmenin, onu, etine saplanmış 'kırbaç Tanrı'dan farksız kabul etmenin, siyah adama nasıl bir faydası olduğunu düşünüyor acaba Fanon?

Fransa'ya ayak bastığında ilk iş olarak, 'R'leri yutarak konuşan Martinikli adam miti'ni yıkmak için saatlerce odasında yüksek sesle kitap okuyan zencinin, sokağa çıkıp beyaz adamla daha ilk temasında içine düştüğü gülünçlüğün geçiştirilmesine izin vermez Fanon. Le Havre'da ilk gününü yaşayan Martinikli zenci bardan içeri girer ve daha ilk bakışta farkedilebilecek bir güvenle bağırır: "Garrrson! bana biy biya getiy."

Aslında takdire değer bir çaba göstermiş, R'leri yutarak söyleyen taşralı bir Zenci olmadığını ispat için kursağında yeteri kadar R biriktirmiştir ama, ne yazık, kompozisyonu kuramamıştır. Tüm nesnel karşı çıkışlarına, kendi coşkulu üslubunu dengeleyecek rasyonel kanıtlar arayışına rağmen Fanon, zencinin kendini içinde rahat hissedebileceği o kompozisyonun, belki de hiçbir zaman kurulamayacağını da bir olasılık olarak gündemde tutar.

Benzer bir örneği, bağlamı Doğu-Batı gerilimi eksenine oturtup söylemi biraz daha keskinleştirerek Edward Said de veriyor: "Chateaubriand gibi kıymetli bir taş için Doğu, onun kurtarmasını bekleyen yan yatmış bir yelkenli idi. Doğulu Arap 'medeni iken vahşileşmiş'ti. Bu durumda pek tabii ki Fransızca konuşmaya çalışan Arapları duyan Chateaubriand, papağanının ilk konuşmasını duyan Robinson Crusoe misali heyecanlanmıştır." (Edward Said, Şarkiyatçılık, 1991) Dayatılan bir dilin kullanımına ilişkin pek çok tavır alış söz konusu olabilir elbette. Harold Pinter'ın Mountain Language (Dağ Dili) adlı oyunu, bu tavırlardan sadece birini konu almaktadır. Lafı uzatmaya gerek yok. "Olay Diyarbakır'da geçiyor."

"Konuşmak, bir medeniyetin yükünü dilinin ucuna taşıyabilmek"ti ama, herkesi kucaklayacak, herkese aynı nesnellikle yaklaşabilecek bir 'medeniyet' tarifi mümkün müydü acaba? Belki Yeryüzünün Lanetlileri'nde değil ama, Siyah Deri Beyaz Maskeler'de Fanon, tüm insanlığı içeren genelleşmiş bir 'insanlık ülküsü'nü, herkes için savunulabilecek ve önerilebilecek 'insani değerler'i dile getirmenin hem zorunlu (siyah adam için de) hem de imkânsız olduğunu kanıtlıyor. Fanon'un omuzları da, yükünün ağırlığıyla çöküyor kitabın sonlarına doğru: "Daha önce dile getirdiğimiz argümanlara ters düşse de, yine şu gerçeğe dönmek zorundayız: Nereye giderse gitsin, zenci, Zenci kalacaktır". Mücadele azmi ve iyimserlik, bir kez daha, teselli kabul etmez bir umutsuzlukla başetmek zorundadır.

Başkalarının (Avrupa'nın) 'medeniyet' dediğine siyah adam, 'uygarlaştırıcı tufan' demektedir çünkü ve uygarlaştırıcı tufandan, hiç değilse, fizik varlığını kurtaran siyah adamı şimdi de metropol kültürüyle göğüs göğüse bir hesaplaşma beklemektedir: Bir ucunda metropolün kültürel standartlarını benimsediği oranda yükselebileceğine dair bilginin yolaçtığı küskün bir hayranlık ve kıyaslanma arzusunun, diğer ucunda bir tufana maruz kaldığını asla unutamayan yaralı ve hırçın bir bilincin bulunduğu hesaplaşma.

Hiçbir şey tek bir şeye indirgenemez ama, eğer indirgenebilseydi Siyah Deri Beyaz Maskeler de, her şeyden önce ve her şeyden çok bu hesaplaşmanın ürünüdür denebilirdi.

Fanon'un tevazu gösterip "siyah adamın problemine yönelmiş psikoanalitik bir yorum" olarak nitelediği Siyah Deri Beyaz Maskeler'e yönelik bir değerlendirme, hem Fanon'un anti-sömürgeci yazının en önemli eserlerinden Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının anlaşılması hem de üzerinde konuşulan alanın niteliği gereği, tümüyle bilimsel sayılamayacak tezlerden nasıl bir siyasal eylem programı çıkarılabileceğinin görülmesi bakımından merkezi bir öneme sahip.

Kendisinin Marksizm ile ilişkisi ne denli dolaylı, mesafeli ya da gerilimli olursa olsun, Fanon'un çalışmalarının (özellikle Yeryüzünün Lanetlileri'nin) ve eyleminin içinde anlam kazanacağı bir çerçeve çizmek zorunda olsaydık eğer, bu çerçevenin önemli unsurlarından birinin de Marksizm olacağını kolayca görebilirdik. Fransa sömürgesi olan Martinikli 'iyi kalpli' bir psikiyatrdan enternasyonalist bir devrimci çıkaran dönem, II. savaş sonrasında klasik sömürgeciliğin çözülmesinin verdiği iyimserlikle belirlenmiştir. Sömürgeciliğin sömürgelerdeki insan üzerindeki psikolojik tahribatına yönelmiş bir ilginin, şöyle ya da böyle, tutarlı bir anti-sömürgeci mücadelenin verilmesine imkan sağlayan felsefi-politik çizgiye, Marksizme, kayıtsız kalması beklenemez. Ama eğer Fanon'dan sözediyorsak, söylenecekler bundan biraz daha fazladır. Biraz şematikleştirmek pahasına da olsa, her büyük felsefi açıklama veya anlatının çözmek zorunda olduğu en az üç büyük sorun olduğu kabul edilebilir: Evrenin oluşumuna dair bir açıklama, toplumun hareketinin anlaşılabilirliğine ilişkin bir analiz ve bireyin psikolojisini anlaşılır kılacak bir yorumlama çabası. Fanon'un Marksizme uzaklığı ya da yakınlığı ayrı bir sorun ama, eğer Marksizm, bireyi, onun psikolojik yapısını ihmâl ettiği, bu alandaki tahlillerinin yetersiz kaldığı türünden en çok karşılaştığı eleştirilere kulağını tıkamayacaksa, Fanon'a uzaklığı herhalde göze almamalıdır.

1960'ların Marksizm esinli ulusal kurtuluş savaşlarının önemli ölçüde belirlediği bir tarihte, kendisi de sömürge deneyimi yaşamış bir psikiyatrın, tutup da Cezayir ulusal kurtuluş savaşına aktif bir şekilde katılmasının ona ve eserlerine yönelik bir ilgiyi kışkırtacağı apaçık. Ama artık bu mücadelelerin sınırlılıklarının, problemlerinin, Marksizm ile ilişkilerindeki gerilimlerin daha da açıklaştığı bir dönemde, Türkiye'de Frantz Fanon'un eserlerine yönelik bir ilginin ne tür mantıklı bir açıklaması olabilir?

Belki burada bir transferden, adaptasyondan sözetmek gerekecek. Ece Ayhan'ın ısrarla, "kendisini etkileyen şairler" arasında saymaktan bıkmadığı, kendi de hapis yatmaktan bıkmayan İsmail Beşikçi, Fanon'un 'ilk kurşun' teorisinde, PKK'nin 1984'teki çıkışını anlaşılır kılacak bir açıklayıcılık bulmuştur. Fanon'un çok büyük ölçüde bir otomatizmle malûl sayılabilecek bu açıklama tarzında, sömürgeciliğe karşı mücadelede asıl rol proletaryaya değil, bu dünyanın tüm kirini, pisliğini, ezilmişliğini kendisinde muhafaza eden 'lumpen proletarya'ya verilmiştir. Buna göre, 'ilk kurşun'u sıkan yeryüzünün lanetlileri, bu ateşin içinden geçerek tüm kirlerinden, pisliklerinden arınacaklardır.

Yukarıdaki görüşlerin naifliği ve otomatizmi bir yana, eğer daha uzun yaşayabilseydi, Fanon'un kendini uluslararası sosyalist hareketin 1960'larda maruz kaldığı Çin- Sovyet kamplaşmasının tam da ortasında (yoksa, Çin'e biraz daha mı yakın) bulması pek de şaşırtıcı olmazdı doğrusu.

Aslında 'sömürgecilik' olarak kavramlaştırılabilecek ve maddi temellere, belirli işleyiş mekanizmalarına sahip olan, eşitsizlik, adaletsizlik üreten bir yapının bulunmadığının, eğer böyle bir şeyden bahsediyorsak, bunun sadece 's-ö-m-ü-r-g-e-c-i-l-i-k' harflerinin bir araya gelmesiyle oluşan bir sözcüğün sözlüklere girmiş olmasından (herhalde tesadüfen) kaynaklandığının bile iddia edilebildiği bir ortamda, Siyah Deri Beyaz Maskeler hayli tarihselci, determinist sayılabilecek bir katılığa sahip. Ama Fanon'un çalışmasının önemini de belki burada aramak gerekiyor; eşitsizliğin, sömürünün rasyonelleştirilmeye çalışıldığı bir dünyada, bu emperyalist anlatıya karşı isyanın, meydan okumanın rasyonalize edilişinde: "Küçük çocuklar için rasyonel olanla karşılaşmaktan daha yaralayıcı, daha zorlayıcı bir şey olmadığını söylüyor psikoanalistler. Bense, akıldan başka silahı olmayan kişi için akıldışı olanla karşılaşmaktan daha nevrotik bir şey olamayacağını söylüyorum, kişisel deneyimlerime dayanarak". Emperyalizmin salt siyasal, ekonomik bir süreç olmayıp aynı zamanda güçlü bir tarihsel anlatı olduğu da, belki en çok, böyle bir çabaya girişildiğinde anlaşılabilmektedir.

Son yıllarda, salt siyah-beyaz arasındaki sorunun değil, neredeyse her türlü sorunun 'kültürel' sorunlara, farklılıklara indirgenmesi, Fanon'un ısrarla vurguladığı kendi kavramsal çerçevesine tümüyle zıttır: "Siyah insanın problemi, sırf beyazlar arasında yaşayan zencilerin problemi olarak değil, beyazların hükümran olduğu sömürgeci, kapitalist bir toplum tarafından ezilen, köleleştirilen ve küçük görülen zencilerin problemi olarak ele alınıp çözümlenebilir".

Yine de bu yarı ajitatif, yarı duygusal havanın çalışmasının bütününe hakim olmasını engeller Fanon, onun yaptığı sadece bir hatırlatmadır; olabilecek en büyük kötülük zaten olmuştur: "Irksal dram zaten gün ışığında oynanmaktadır, siyah insanın bu dramatik olguyu bilinçaltına itecek zamanı yoktur dense, yanlış olmaz herhalde".

Ne beyaza karşı dinmek bilmeyen bir nefret ne de siyahın katıksız bir olumlanması; bunlar, Fanon'un özellikle kaçınmak istediği şeylerdir. Daha baştan kısmiliğin, parçalanmışlığın sınırlılığına mahkum etmek olurdu bu siyah insanı. Oysa Fanon, bir zamanlar kendisinden tarih yapılan siyah adamın payını istemektedir evrensel olandan. Eğer zenci şimdi tarihi yapmak istiyorsa, yapacağı ilk iş, kendisi için öngörülen kavramsal arketipin tutsağı olmamayı öğrenmektir. Bu da ancak, içerdiği hiyerarşiyi, öne çıkardığı ve bastırdığı değerleri sürekli sorgulamakla birlikte, bir tür evrensellik tanımına sahip çıkabilmekle olasıdır. Avrupa'nın ileri sürdüğü tezleri dikkate alan, fakat onun işlediği suçları da unutmayacak olan bir tarihe ancak böyle başlayabilir Üçüncü Dünya.

Bu yüzden önce bir 'hayır' tavrıdır Fanon'unki. İşbölümünün çoktan yapıldığı bir ortaklığa (Renan'a göre, Çinliler işçiler ırkını oluşturuyordu, zenciler ise toprak ekicileri ırkını. Hepsinin üstünde de efendiler ve askerler ırkı olan Avrupalılar vardı.), hiyerarşinin belirlediği bir birlikteliğe 'hayır'. Ama farklılığın bir kesişmeyi hiçbir zaman öngörmediği, birlikte yaşanabilecek ortak bir alanın hiç mümkün olamadığı bir tasarı değil Fanon'un önerdiği; burada da bir 'evet' tavrı. Aksini, totalitarizmin dayanaklarını ortaya çıkarmaya çalışan, kendi de Nazi gadrine uğramış olan Hannah Arendt yaptı: Amerika'da siyahların, beyazlardan ayrı okullarda okumaları gerektiğini savundu; farklılığın mutlaklaştırılmasının yarattığı eşitsizliğe aldırmadan hem de. Bir zincirdi oysa söz konusu olan; ayrı okullar, ayrı otobüsler, ayrı oteller: "... (Zenci) düpedüz evrenselleşmek istiyordu. Ama 1950'de Paris'teki oteller Zenci hacılarına kapalı tutuyordu kapılarını". Evrensellik tasarımını hem yadsımak hem de kabul etmek: Çelişki patlayıcıdır.

Yoğun ve tutkulu polemiklerine (Sartre, Jung, Lacan, Mannoni ile) rağmen Siyah Deri Beyaz Maskeler, siyah ve beyaz ırkların yanyana yaşamalarının, Fanon'a göre zorunlu olarak ürettiği "kütlevi, ayrıştırılmaz psikoexistential kompleks"in yok edilebilmesine yönelik bilimsel bir analizi de amaçlamaktadır. Bu amaçla bir sürü klinik deney aktarılır, günlük yaşamda, üzerinde durulmadan yaşanan deneyimler çözümlenir. Ama siyah insana ilişkin bir çözümlemenin üzerinde yükselebileceği bir bilimsel kavramlar çerçevesi oluşabilmiş değildir. Bu yüzden Fanon'un yaptığı da, bu sorun üzerine düşünmüş insanların çalışmalarının sınırlılığını ve bazen de maksatlılığını göstermektir aslında. Çünkü, "metodun da düşüncenin önünde ayakbağı olduğu bir nokta vardır" ve "zekâya ve felsefeye, insanların imhasını meşrulaştırıcı silahlar olarak da sık sık başvurulduğu unutulmamalı"dır.

Gözlemlerinin ve sonuçlarının yalnızca Antiller için geçerli olduğunu söyleyecek kadar bilimsel tutarlılığa özen gösteren Fanon, kendisinin de kendi araştırmalarının inceleme konusu olduğunu bilecek kadar, klasik analist tavrından uzaktır: "Bilimsel nesnelliğin bir bakımdan bize yasak olduğunu peşinen söylersek, bu hiç de yanlış olmaz; çünkü yabancılaştığını söylediğim, nevrozlarından söz ettiğim insan benim kardeşimdi, kız kardeşimdi, annem ya da babamdı".

Tabii başka gereklilikleri de var, az çok bilimsel olduğunu ileri süren bir çalışmanın. Kendi çalışması için de uygulanabilecek ve metni kendi amacı açısından sorgulamamıza imkân verecek bir içsel tutarlılık ölçütü de sunuyor Fanon: "Siyah insanın dünyası hakkında tutarlı şeyler ortaya koymak isteyen ciddi bir araştırmanın şu iki şemayı iyi izlemesi beklenir: Siyah insanın yaşama deneyinin psikoanalitik yorumu, Zenci mitinin psikoanalitik yorumu".

"İnsanın trajedisi bir zamanlar çocuk olmasıdır." diyordu Nietzsche. Fanon, Adler'e atıfla, kafası biteviye özne sorunuyla dolu olan, nesneyle temastan kaçan ve kendine özgü, bağımsız bir öz-değer duygusundan yoksun olan zencinin hâlâ ve hep çocuk olduğunu öne sürüyor. Ama tıpkı sömürgeciye duyulan güçsüz bir nefretin, belki de sömürgeciyi güçlendirmekten başka hiçbir şeye yaramaması gibi, siyah adama duyulacak güçsüz bir merhamet de onun, beyaza duyduğu küskün bir hayranlık ve kıyaslanma arzusunu yok etmeyecektir. Oysa Fanon'un istediği, sevilen kişinin (siyahın) çocukluk fantezilerini gerçekleştirme hevesine katılmak, ona izin vermek değil, onları aşmasına yardımcı olmaktır.

'Kollektif bilinçaltı' kavramını bazı çekincelerle ödünç aldığı Jung'un, bazı psişik gerçekleri kavramak için yeniden çocuk olmak gerektiğine inanması, onu Fanon'un gözünde önemli bir yenilikçi haline getirir. Ama insanlığın çocukluk dönemine dönmek isteyen Jung, Fanon'a göre büyük bir hata yaptı: İnsanlığın çocukluk dönemini ararken sadece Avrupa'nın çocukluk dönemine gözlerini çevirdi ve kötücül içgüdülerle damgalı Avrupalının psikolojik özelliklerinin uygarlaşmamış insanda da bulunduğunu iddia etti. Yanılgısının sebebi de, tanıdığı tüm yerli halkların (Arizonalı Kızılderililer, İngiliz Doğu Afrika'sının Zencileri) beyazlarla az çok travmatik bir temas yaşadıklarını unutmasıydı. Tabii çocukluk dönemine dönmenin, Richard Sennett'in hatırlattığı başka bazı riskleri de bulunuyor; "1930'larda Avrupa'da Freud'un gördüğüne inandığı şey, işte bu 'kitlelerin yeniden çocuklaştırılması'ydı." (Richard Sennett, Otorite, 1992.)

Fanon'un çalışması kaçınılmaz olarak, beyaz adamın, sömürgecinin psikolojik çözümlemesini de içeriyor. Ona göre beyazın siyaha karşı ilk duygusu sadistik saldırganlık duygusu, ardından da suçluluk duygusudur. Beyazların çoğuna fobi veren bir zenci arketipi söz konusu ise eğer, Fanon bunun öncelikle biyolojik bir fobi olduğunu ileri sürer. Zenci, salt biyolojik bir varlık olarak algılanmaktadır çünkü. Tıpkı Sartre'ın anti-semitizm üzerine "usta işi" bir inceleme ortaya koyması gibi, Fanon da negrofobinin ruhsal portresini çizmeye çalışır, Yahudiye ve zenciye yönelik nefretin karşılaştırmasını yaparak: Yahudi entelektüel tehlikeyi temsil eder, zenci ise biyolojik tehlikeyi. Yahudiden biriktirme potansiyeli nedeniyle korkulur, zenciden ise cinsel gücü nedeniyle. İktidar ve yönetim Yahudilerin eline geçmiştir, kadınlar ise zencilerin. Fanon'a göre, kadınlar da bu bakışa sahipler; "Beyaz kadınlar, beyaz erkeklerin de doğruladığı bir akıl yürütme yolunu izleyerek, zencileri Sabbat ve Baküs şölenlerinin, o taşkın seksüel duyumlar aleminin saydam ve tılsımlı kapısını bekleyen iri kıyım bekçiler olarak görmeye başlarlar".

Yahudi ya öldürülür ya da zararsız hale getirilir, zenci ise iğdiş edilir... Bu tarz bir karşılaştırmanın bir kolaycılığı da içerdiği düşünülebilir elbette. Fanon bu yüzden, linç, iğdiş etme, eziyet ve işkence yapmada cinsel dürtülerin nereye kadar rol oynadığını görmemiz için Sade'dan, fazla değil birkaç sayfa okumamızın yeterli olacağını düşünüyor.

Her iki durumda da başkaları tarafından kurulan bir bütünlük söz konusu aslında; Yahudi, başkalarının 'yahudi' olarak gördüğü kimsedir. Yahudi sözcüğü yerine 'zenci' rahatlıkla konabilir. Zenci kendini unutmaya çoktan hazır ve isteklidir, ama karşısındakiler, "sevdikleri zaman, rengine rağmen sevdiklerini söylerler, nefret ettikleri zaman da, bunun rengiyle ilgisi olmadığını eklemeyi unutmazlar".

Sartre da kurtulamaz ama Fanon'un eleştirilerinden; 'başkası'nın varlığına ilişkin çalışması ne denli önemli olursa olsun, zenci söz konusu ise durum biraz farklılaşır, "çünkü zenci için beyaz adam sadece 'başkası' değil, ister reel ister sanal keyfiyette olsun, aynı zamanda bir efendidir de".

Bu yüzden Martinikli insan, kendini beyaz adamla (efendi) karşılaştırmaz, ama onu bir örnek olarak aklında tutup kendini, yine kendi ırkından kimselerle kıyaslar: "Klasik Adleryen şema şöyledir: 'Ben Başkasından büyüktür'. Ama bir Antillide başkasıyla kıyas bundan farklı bir şema içinde gerçekleşir:

Beyaz

-----------------------------------------

Ben Başkasından farklıdır.

Sömürgecinin işine en çok yarayan duyguyu, sömürge insanındaki, hayatının 'değersiz' olduğuna ilişkin duyguyu tersine çevirmeyi ve onun, kendi varlığının değerine ilişkin bir fikri oluşturabilmesini -kendi narsisizmini yaşayabilmesini- isteyen Fanon, bu yüzden kolaycı genellemeler yapmaktan da kurtulamaz. Bir yandan beyaz adamın medeniyetinden soyutlanmanın zenciye faydası olmayacağını söylerken, bir yandan da zenciden, değişmeyen, yekpâre bir 'tek tip' olarak söz eder. Bir yandan siyah adamın yaşama deneyinin psikanalitik yorumunu yapmaya çalışırken, diğer yandan Antilli'de Oidipus kompleksinin bulunmadığını, biraz da övünme dolu bir tonla, ciddi bir argüman temelinde tartışmaksızın ileri sürebilmektedir: "Fransız Antilleri'nde ailelerin %97'sinin Ödip kompleksine yataklık edecek şartlardan uzak olduğunu belirtmekle yetineceğiz. Antilli ailenin bu yanıyla ne kadar övünsek azdır".

Benzer bir sertliğe ve belki tartışmayı derinleştirmeyi engelleyen savunma psikolojisine Fanon'un, Octave Mannoni ile polemiğinde de rastlıyoruz. Mannoni'nin kitabını (Prospero ile Caliban: Sömürgeciliğin Psikolojisi), dürüst ve samimi bir çaba olarak gören Fanon, onun beyaz sömürgecideki iç çatışmanın patolojisini, tutsağı olduğu tatminsizlik duygusunu Adleryen aşırı-karşılama (aşırı telafi) temelinde ele almasını da olumlu bulur. Yerlinin ve sömürgecinin psikolojisini ele almayan bir çalışmanın, sömürgeciliği anlamayı zorlaştıracağına inanmaktadır Fanon ama, sorun tam da burada başlar; Mannoni, ısrarla vurguladığı yerli insandaki aşağılık kompleksinin varlığını, yanlış biçimde, sömürge öncesi psikolojik arkaplanda aramaktadır. Oysa, "sömürge insanının aşağılık duygusu sadece ve sadece Avrupalının yükseklik duygusunun sonucudur".

Mannoni, denizden gelen ve armağanlar getiren yabancıyı hevesle bekleyen yerli efsanelerini hatırlatarak "her halkın değil, ancak buna yatkınlık taşıyan halkların sömürgeleştirilebileceğini" iddia eder. Fanon'un sorusu, beyaz adamı liderlik ve otorite kompleksine, yerliyi de aşağılık kompleksine tutsak eden bu iddianın anlamsızlığını apaçık kılmaya yeter: "Neden kıyıya vuran kazazede açık kollarla karşılandı, neden kendisine bir düşman olarak bakılmadı?" Tersinden bakıldığında her şey başka bir anlam kazanmaktadır. Sömürülen, sırf bu niteliğinden ötürü, ne iyi ne kötüdür; sömüren, mutlaka kötüdür.

Mannoni, sömürge ırkçılığının sorumlusunun Avrupa uygarlığı ve onun temsilcileri değil, çok çalışıp az kazanan küçük memurlar, tüccarlar olduğunu söylemekte ve Güney Afrika'da beyaz işçilerin, beyaz yöneticiler ve işverenler kadar ırkçı olduğunu örnek göstermektedir. Fanon, bu kez bir hatırlatmada bulunur: Avrupa uygarlığı sömürge ülkeye salt Montesquieu'yu, Rousseau'yu, Voltaire'i değil, hekimlerini, kısım şeflerini, uzatmalı çavuşunu, mahalle polisini de götürmüştür. Aşağı sınıftan insanlardaki zenci nefretini anlamak için de, Sartre'ın anti-semit davranışa ilişkin söylediklerini aktarır: "Bana kalırsa, anti-semitizmin yoksul insanların snobizmi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü zenginler bu tür duygulara kendilerini kaptırmaktan çok, onları çıkarlarının elverdiği yönde sömürmeyi tercih ederler, yapacak daha iyi işleri vardır onların. Dolayısıyla anti-semitik mentalite doğal olarak orta sınıf insanların arasında yaygınlık gösterir, bunun böyle olmasının asıl sebebi de pek tabii bu insanların kendilerini daha ihtiyatlı tercihlere zorlayacak ne topraklarının ne şatolarının ve ne de evlerinin olmasıdır". Dolayısıyla Güney Afrika'daki sorun, buradaki ekonomik yapının dolaysız bir sonucudur.

Mannoni, Fransa'nın ırkçılığın en az hissedildiği ülke olduğunu mu söylüyor; Fanon hemen, ayrıntılı ve gülünç bir Fransa tarifi ile geçersizleştirir bu iddiayı: Derisi beyaz olmayan altmış milyon sömürge nüfusu olan demokratik Fransa...

Avrupalının unutmak, olmamış gibi kabul etmek istediklerini hatırlatır Fanon; onlara seslenmeden onlardan söz eder, buz gibi bir sesle. Bir zamanlar adı uygarlıkla özdeşleştirilen Avrupalıdan, zaman zaman gülünçleşen bir sinir hastası olarak söz eder. Bir zamanlar gözünü oydukları insanlarla bu kez de kör oldukları için alay etmelerine izin vermez.

Klasik sömürgecilik deneyimlerinin çözümlemesine girişmemekle bir tür kısıtlılığı göze almasına rağmen Siyah Deri Beyaz Maskeler, 'adı olan her şeyin başını çıkaracağı, yürüyeceği, konuşacağı bir dünya'ya inancı dile getirmekle sömürge sorununda tümüyle farklı bir yer tutuyor. Hem sonra, dünyanın atan kalbinin ritmini bozmaya adanan bir kitapta, bazı ritm bozuklarının bulunması hiç mi mazur görülemez?

Hikâye bu kez New York'da geçer: Elinde bıçakla hızla metroya dalan zenci neden sonra, elinde çantasıyla oturan takım elbiseli beyaz adama yaklaşır. Bıçağı adamın boğazına dayar ve bağırır: "Paya veymek zoyunda değilsin; o zaman sırrrıt bakalım!"

R'ler yine fazla, kompozisyon yine bozuktur, ama beyaz adam bu kez gülemez. Ritmi bozulmuştur.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova