ISBN13 978-605-316-161-5
13x19,5 cm, 360 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 17-21

Coğrafya, Kader ve Kuram

Sokak ve sosyal medya duvarlarından, akademik toplantılar ve televizyon programlarına kadar karşılaşılan ve İbni Haldun’a atfedilen bir söz var: “Coğrafya kaderdir.” İbni Haldun belli bir coğrafyanın sıcak, soğuk ya da ılık, çöl veya ağaçlık olmasının, denizlere, dağlara, nehirlere göre yakınlığının veya uzaklığının, kısacası bütün topografik ve iklimsel koşulların, o yerde yaşayanların asabiyetlerinden sosyal, politik örgütlenmelerine ve ahlaki niteliklerine kadar pek çok şeyi etkilediğini, belirlediğini söyler. Coğrafyanın belirlediği kader, karakterin oluşmasından, politik sosyal hayatın örgütlenmesine kadar uzanıyor. Bu yönüyle İbni Haldun’da coğrafya Marx’ın üretime ve ekonomiye biçtiği belirleyici role benzer: bireysel, toplumsal ve tarihsel olanı belirleyen bir yapı olarak coğrafya. Belli bir zorunluluğu, coğrafik determinizm düşüncesini içinde barındıran İbni Halduncu coğrafya kavrayışı aynı anda bireysel ve kolektif kaderi belirler (Haldun 2007). Sözün popüler kullanımlarına bakıldığında insanların yaşadıkları yerlerden ve hayatlardan hoşnut olmadıkları, ama aynı zamanda yaşadıkları yerleri ve hayatları değiştirecek kudretlerinin de bulunmadığı kabülüne dayanan bir çaresizlik de seziliyor. Peki, içerisine doğulan ve üzerinde yaşanılan yerin bir kişinin ya da topluluğun kaderini belirlemesi ne demektir? Coğrafya o kaderi nasıl belirliyor? İnsanların çoğunun artık doğdukları yerlerde ölmedikleri, dünya coğrafyası üzerinde, zorunlu veya gönüllü, insan hareketliliğinin arttığı modern zamanlarda bu sözün nasıl bir anlamı olabilir?

Bu söz, modern dünya söz konusu olduğunda, sosyal kuramın temel bir varsayımına, yani, içerisine doğulan coğrafyaların ve orada var olan toplumsal ve tarihsel bağlamın –ki bu bağlam Michel Foucault’nun kavramsallaştırmasıyla, belli bir yer ve zamanda özneyi oluşturan iktidar, tahakküm ve direniş ilişkilerinden azade olmayan söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler olarak da ifade edilebilir– insanların fikir ve duygularından kimlik pozisyonlarına, habituslarından bilinçdışılarına kadar varoluş hallerini derinden etkilediğine, koşullandırdığına işaret eder. Modern bir evren söz konusu olduğunda katı yapısalcı bir yorumdan öte, basit bir gerçeği vurgular bu alıntı: İnsan her zaman bir yere doğar ve o yer onu etkileyecek, yapılandıracak, müzakere ve mücadele edilecek olandır; ondan önce kurulan ve yeniden kurulan ilişkiler, fikirler, diller, kurumlar, yapılar, kısacası o coğrafyayı sarmalayan sosyal ve sembolik bir alandır bu. Bu noktada kapitalist modernliğin toplumsal ve sembolik evreninin egemenlik, iktidar ve tahakküm ilişkileriyle, dolayısıyla fiziksel ve sembolik bir şiddetle yapılandırılmış olduğunu vurgulamak gerekiyor. Ancak kapitalist modern dünyanın yapılandırdığı eşitsiz ilişkilere, iktidar, tahakküm ve şiddet biçimlerine farklı coğrafyalarda farklı şekilde yaşanan başka sorunlar da eşlik edegelmiştir.

Türkiye’de, kapitalist modernliğin Batıdışı dünyada ortaya çıkardığı büyük dönüşümlerle de ilişkili olarak bu sorunların en başında geleni ve en yakıcı olanı Kürt meselesidir. Bu metinde Kürt meselesinin bir çözümlemesine girişilmeyecek. Ancak bu meselenin sadece basit bir politik sorun olmadığını, coğrafik ve toplumsal uzamı eşitsizliklerle yapılandıran, öznellikleri iktidar ve tahakküm ilişkileriyle sarmalayarak oluşturan bir karakterinin olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu sorun, Kürtlük ve Türklükle özdeşleşen kitleleri aynı anda ama farklı biçimlerde konumlandıran, üreten ve yeniden üreten bir güce sahiptir. Daha doğrusu bizatihi özdeşleşme biçimlerini belirleyen bir etki ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla bu sorunun kimlik?/?öznellik oluşturan bir yönünün de olduğunu görmek önemlidir. Kuşkusuz bu sorun Kürtleri ve onlarla meskûn coğrafyaları ve Türkleri ya da kendini Türk olarak tanımlayanları ve Türkiye’nin Batı bölgelerini farklı biçimlerde dönüştürmüştür ve dönüştürmeye devam etmektedir. Bu mesele ölümün, sürgünün, hapsedilmenin, travmaların, yerinden edilmelerin, kısacası savaşın ve şiddetin toplumsal ve coğrafik uzamı olarak Kürtlerle meskûn bölgeleri olağanüstü halin olağanlaştığı, istisnanın kalıcılaştığı mekânlara dönüştürürken, Türkiye’nin Batısı’nda yaşayanlar için uzaktadır; kimilerine zafer duygusuyla haz, kimilerine acı ve üzüntü veren, kimilerinin de kayıtsızlıkla karşıladığı bir seyirliktir. (Bu noktada seyrettiğimiz, şahit olduğumuz şeylerin bizi dönüştüren, duygularımızı, fikirlerimizi oluşturan bir etkisinin olduğunu hatırlamak gerekiyor.) Kürtlüğü mağdur, mazlum ve öfkeli toplumsal bir beden olarak yeniden ve yeniden kuran bu süreç, Türklüğü egemen, mağrur ve agresif hallere dönüştürmektedir. Kürtleri, en azından önemli bir bölümünü, devlete ve Türklüğe karşı duyulan korku, umut, arzu ve öfkeye eşlik eden aktif ve pasif duygular ve fikirler arasında getirip götüren bu sorun, Türkleri, en azından önemli bir bölümünü, milliyetçi, ırkçı fikir ve duygulara hapsetmektedir. Dolayısıyla, toplumsal ve psişik olanı şiddet, çatışma ve eşitsiz ilişkiler içerisinde yapılandıran, farklı mekân, zaman ve bedenlerde çokboyutlu ve karmaşık etkiler ortaya çıkaran, hatta bizatihi zaman ve mekânı ayıran (Türklüğün ve Kürtlüğün zaman ve mekânlarını) çok katmanlı bir meseledir Kürt sorunu. Bu yönüyle mesele, Kürtlükle Türklük arasında tarihi yüzyılı aşmış, kolonyal bir ilişkinin varlığına işaret eder. Daha doğrusu Türklüğü ve Kürtlüğü belirleyen ya da üreten yegâne neden olmasa bile, bir kolonyal mesele olarak da düşünülebilecek olan Kürt sorunu, her iki kimliği asimetrik bir düzlemde yapılandırmıştır ve halen de yapılandırmaya devam etmektedir.

Kürt meselesinin, geçmişi 19. yüzyılın ortalarına kadar giden, ortaya çıkardığı etkiler bakımından çokboyutlu karmaşık kolonyal ilişkilere işaret ettiğini, bir taraftan, Kürtlüğe doğmuş biri olarak, kendi gündelik pratiklerimi ve akademik etkinliğimi, fikirlerimi, duygularımı, arzu, korku ve kaygılarımı, kısacası bir bütün olarak bedenimi nasıl yapılandırdığını deneyimleyerek, diğer taraftan sosyal teorinin farklı alanlarında yaptığım okumalarla bu deneyimlerimi ilişkilendirerek zamanla fark etmeye başladım. Kısacası kolonyal bir bağlam içerisinde özneleşiyordum. Ve aynı zamanda bu bağlam içerisinde akademik?/?entelektüel bir pratiğe yöneliyordum. Belki de akademik bir pratiğe yönelmemin sebeplerinden biri de bizatihi kolonyal bağlamın kendisidir, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da akademik etkinliği düşünme ve yapma biçimim, o pratikten neyi anladığım ve onu nasıl meşrulaştırdığım, ona yüklediğim anlam ve değer söz konusu kolonyal bağlam içerisinde şekilleniyordu.

Eleştirel akademik performans, sözünü ettiğim kolonyal bağlamın çok fazla görülmeyen, üzerinde konuşulmayan, tartışılmayan çokboyutlu yönlerini gösterebilecek, o ilişkileri tek başına değiştirecek bir güce sahip olmasa bile onların dönüştürülmesinde etkisi olacak yollardan biri olarak kabul edilebilir. Bu bağlamıyla akademik?/?entelektüel faaliyet, yani sosyal kuramın kendisi geniş anlamıyla politik?/?pratik bir etkinlik olarak düşünülebilir. Bir praksis olarak kuram. Pierre Bourdieu’nün bir yerlerde, sosyolojinin modern toplumlardaki eşitsizlikleri, tahakküm ve şiddet biçimlerini dönüştürebileceğini, en azından onları gösteren, deşifre eden eleştirel-radikal bir yönünün olduğunu ve eğer sosyolojinin eşitsizliklerle yapılandırılmış modern toplumsal uzamı dönüştürecek bir etkisinin olmadığına inansaydı bir saat bile bu pratiği icra etmeyeceğini dile getirdiğini hatırlıyorum. Ricoeur’ün belirtmiş olduğu gibi “bir kitabın yazılma gerekçeleri hiçbir zaman bütünüyle ortaya konamaz” (2007: 17) belki, ama Bourdieu’nün taşıdığı inanca benzer bir duygunun, bu kitabın ortaya çıkmasında payının olduğu söylenebilir.

Gemideki Hayalet, sözünü ettiğimiz bu kolonyal bağlam içinde üretilmiş bir metindir. Bu yönüyle, bağlamın ortaya çıkardığı bütün duyguları, kavramları, fikirleri ve tabii boşlukları, sınırları, eksiklikleri taşımaktadır. Türklükle Kürtlük arasında eşitsiz bir ilişkiyi yapılandırmış olan kolonyal bağlamın ortaya çıkardığı etkileri, duyguları filmler üzerinden takip etmeye çalışan bu metin şöyle bir varsayımdan hareket etmektedir: Türk sinemasında Kürtlerin temsilini mümkün kılan tarihsel durum, ve filmlerde Kürtlüğün ve onunla ilişkiselliği içerisinde Türklüğün düşünülme biçimleri, sözü edilen kolonyal bağlamda şekillenmiştir. Dolayısıyla filmlerin eleştirel ve analitik çözümlemesi, Türklük ile Kürtlük arasındaki, zaman içerisinde dönüşerek farklı görünümler arzeden, iktidar ve tahakküm ilişkilerinin görülmesiyle mümkündür. Sözünü ettiğimiz egemenlik ve tabiyet ilişkilerinin karakteri Osmanlı/Türk devletlerinin Batılılaşma?/?modernleşme serüveni içerisinde belirleniyordu. Başka bir deyişle, sözü edilen tahakküm ilişkilerinin mahiyeti, ulus oluşturma süreçlerine eklemlenerek şekilleniyordu. Tanzimat sonrası dönemde yaşanan dönüşümlerle belirginleşen bu asimetrik ilişki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte farklı ve çokboyutlu görünümler ve biçimler alarak bugüne kadar devam etmiştir. İşte filmler tam da bu bağlama yerleştirilerek ve bu bağlamla ilişkiselliği içerisinde çözümlenmektedir. Bu asimetrik durum ve onun değişimleri, filmlerin dillendirdiği arzuları, fikirleri, duyguları, geliştirdikleri anlatı yapısını, temsil rejim ve stratejilerini farklı biçimlerde de olsa önemli ölçüde belirlemiştir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova