ISBN13 978-975-342-985-6
13x19,5 cm, 304 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Türkçe Basım İçin Önsöz, s. 11-14

2003 zor bir sene oldu. Dünyanın dört bir yanındaki işgallerin çoğu bitmiş, meydanlar boşalmıştı; gazete ve dergiler “ortadan kaybolan” protestocularla ilgili haber ve hikâyelerle doluydu. 2011 ve 2012’ den, Arap Baharı, Puerta del Sol ve Syntagma ile zirve yaptıktan sonra, dünya sessizliğe gömüldü. Bir “direniş çağı”na girdiğimiz yolundaki iyimser tahminim biraz abes görünmeye başladı. Siyasetçiler, siyaset bilimciler ve köşe yazarları rahat bir nefes alabilirdi artık. Her şey aynı tas aynı hamamdı yine; ister işgal ve dayanışmanın kimilerinin mutlu anılarında kalan güzelliklerine dalarlardı, ister herkesi bekleyen karanlık ufuklara. Derken, Gezi Parkı oldu.

İşgalden, bir süredir Türkçe öğrenmek için İstanbul’da bulunan, Taksim’e yakın bir yerde yaşayan kızım sayesinde haberim oldu. Sosyal antropoloji doktorası için Türkiye’de saha çalışması yapacaktı. Ama meydan dolunca kursu bıraktı, Gezi’de kalarak ilerletti Türkçesini. Arkadaşlarımdan, öğrencilerimden ve meslektaşlarımdan aldığım haberler inanılmazdı. “İnanılmaz”, “bu bir mucize”, “daha bir gün önce biri kalkıp da böyle bir şey olacağını söylese, hadi canım ordan der geçerdim”. Dünyanın pek çok yerinde, meydanlardan ve caddelerden hep aynı şaşkınlık ve sevinç sözleri yükseldi, hep aynı kararlılık ifadeleri.

Gezi Parkı ve Türkiye’nin dört bir yanında patlak veren diğer işgaller, gazete yorumcularının ve Nuh Nebi’den kalma politikacıların mutat açıklamalarının ezberini bozuyordu. Direnişin, işgallerin ekonomik başarısızlığın, korkunç kemer sıkma politikalarının, insanların haysiyetine ve hayat standartlarına feci saldırıların yan etkileri olduğu söylenip duruyordu. Tunus, Kahire, Madrid ve Atina direniş ve işgalleri diktatörlüğün ve yoksulluğun bir sonucu olarak anlaşılabilirdi. Peki Türkiye – ve çok geçmeden Brezilya? Davos’un ve diğer dünya zirvelerinin müdavimleri Türkiye’yi modernleşme, küreselleşme ve neoliberalleşmenin büyük başarı hikâyesi olarak selamlıyordu. Gezi Parkı, sokaktaki insanların gücünü etkisiz hale getirip domino etkisi yaratmasını önlemek için başkaldırıların önemini küçümsemeye niyetlenen o bildik anlatıyı yalanladı. 2013’te İstanbul ve diğer şehirler, belli bir ideolojinin etkisiyle taraf olmamış herkese, küresel sefalet, neoliberal kapitalizm ve biyopolitik disiplin temeline dayanan bir dünya sisteminin miadının gelmek üzere olduğunu açıkça gösterdi.

Tarih felsefelerimizden biliyoruz ki iktidar sistemleri nihayetinde tedavülden kalkar, zararlı hale gelir. Ama bu, tarih sahnesini hemen boşaltacakları anlamına gelmez tabii. Muktedirler değişimin gelişini yavaşlatmaya, engellemeye çalışmış ve çoğu zaman da bunu başarmıştır. Radikal değişim için üç faktör gereklidir. Birincisi, ancien régime’in nüfusun büyük bölümü tarafından reddedilmesi. İkincisi, eski sistemi uçurumun kenarından aşağı itmeye hazır bir siyasi özne. Ve son olarak, halkın reddi ile değişim sürecini başlatan siyasi aktörü bir araya getiren bir katalizör. 2012’den itibaren, Yunanistan’da bu faktörlerin üçü de mevcuttu ve nihayetinde Syriza zaferiyle sonuçlandı. Tarihsel bir denk gelişin, halk ile partinin, sokak ile oy pusulasının, toplumsal seferberlik ile genel seçimlerin tesadüfi bir karşılaşmasının örneğiydi bu.

Ya Türkiye? Taksim’e gittiğim zaman, işgalin tutkusunu, rengarenkliğini, şarkılarını ve sanatını görünce nutkum tutuldu. Envai çeşit dinden, kültürden, etnik kökenden, cinsiyetten, taraftar grubundan, türlü işlerle uğraşan ve toplumun farklı kesimlerinden gelen bir sürü insan vardı. Sahiden de tam bir direniş karvalıydı bu, dünyanın daha nice meydanında gördüğüm direnişlerden çok daha renkli ve coşkuluydu. Sadece siyasi bir başkaldırı değil, aynı zamanda kültürel bir rönesanstı. Şimdiye kadar hiç yan yana durmamış insanlar –Cumhuriyetçiler ve Maocular, Aleviler ve komünistler, Kürtler ve Müslümanlar, ekolojistler ve milliyetçiler, eşcinseller ve heteroseksüeller, çalışanlar ve işsizler, Türkiyeliler ve yabancılar– aslında ne kadar çok ortak noktaları olduğunu fark ettiler. Birbirinden en farklı ideoloji, inanç ve bağlanımların –bir süreliğine de olsa– bir araya gelip ortak siyasi arzu etrafında, bedenlerin yakınlığının, paylaşılan duyguların ve müşterek arzuların verdiği ferahlık etrafında etrafında birleşebileceğini fark ettiler. Bu kitapta, meydanlardaki deneyimin kökten değiştirdiği ve “içindeki yabancı”yı keşfetmesini sağladığı insanın hikâyesini anlatıyorum. Ama meydanlarda bir şeyi daha keşfettik: yabancı komşularımızı, geçmişte özellikle uzak durduğumuz veya korktuğumuz insanları.

Taksim civarında yaşayan genç bir anne, bir öğleden sonra, korku içinde, altı yaşındaki kızıyla beraber koşa koşa eve dönerken, çevik kuvvetin biber gazıyla saldırmaya başladığını anlattı. Kadın, kucağında kızıyla, ne yapacağını şaşırmış bir haldeyken, biri sırtına dokunmuş. Yabancının dokunuşunun sırtında bıraktığı hisle irkilen kadının ilk tepkisi panikle geri çekilmek olmuş. Yabancı ise anne ile kızına bir çift maske vermekten bahsediyormuş. Büyük bir minnettarlıkla maskeleri almış. Daha sonra her gün işgale katılmış, çevik kuvvetin saldırılarına hiç korkmadan direnmiş. Anne, büyük şehirlerin izdihamında birbirimize hiç temas etmeden zikzaklar çizmemize imkân sağlayan, bedenlerimizin etrafına çektiğimiz “güvenlik şeridi”nin, yüzümüze yapıştırdığımız “girmek yasaktır” tabelasının kaldırılabileceğini, yok edilmesi gerektiğini fark etmiştir. Kamusallık fikri yeniden eski anlamını kazanmıştır: müzakere etmek, tartışmak, karar vermek, eylemek için bir kamusal alanda toplanan insanlar. Kendin olmak ve siyaset yapmak anlamında bir arada olmak, tecrit ve inzivanın zıddı olarak biraradalık; siyasi, kültürel ve sanatsal bir edim olarak bir arada. Taksim’in kamusallığı, örnekleminin hiç karşılaşmadığınız, konuşmadığınız, birlikte şarkılar söyleyip içmediğiniz insanlardan oluşması gereken kamuoyu yoklamalarının kamusallığının tam zıddıydı. Dünyanın Taksimleri bize bunu öğretti.

Peki Türkiye solu Yunanistan’daki gibi bir yol izleyebilir mi? Syriza gibi benimseyebilecekleri bir koalisyonun olması, Yunanlar için bir şanstı. Diğer taraftan İspanya işgallerden bir Podemos çıkardı. Türk solunun onurlu bir mücadele ve fedakârlık tarihi var; bununla beraber, siyasi yenilgi ve teorik başarısızlığı kanıksamış durumdalar. Yenilgi melankolisini ve solu inandırıcı bir ulusal yönetim programı imkânını ortadan kaldıracak kadar çok parti, grup ve fraksiyona ayıran ufak tefek farklar narsisizmini bırakmaları gerekiyor. Taksim ve Gezi, radikal değişimin kurucu unsurları mevcut oldu mu, halkın buna cevap vereceğini gösterdi. Demokratik açığın –demokrasinin fiilen olmamasının– ve doğal ve kültürel müştereklerin hızla özelleştirilmesinin halkta yeterince öfke yarattığını, ve bu öfkenin ilerici çıkış yollarına ihtiyacı olduğunu gösterdi. Bu bakımdan sola büyük sorumluluklar düşüyor. İlkeye sarsılmaz bağlılıkla beraber bir araç pragmatizmi meselesi bu. Solun kendini, yönetmeye veya yönlendirmeye çalışmaksızın, mahalleler, semtler, şehirler, kasabalar ve köylerdeki halk inisiyatiflerine hasretmesi gerekiyor. Yerel veya ulusal sorunlara kendiliğinden verilecek bir cevap, başka bir parti önergesinden veya fraksiyonların başka bir kongre mücadelesinden çok daha etkilidir. Sol ayrıca devleti ezen konumundan halkın hizmetkârı haline getirmek için her düzeyde iktidara karşı çıkmayı arzuladığını ve buna hazır olduğunu halka ilan etmelidir. Çeşitli sol grupların ilerici Kürt kuvvetleriyle Syriza tipi bir koalisyona gitmesi iyi bir başlangıç olabilir. Olacak iş değil mi bu? 2009’da Syriza %9 oy aldığında Yunanistan’daki insanlarda aynen böyle hissediyordu. 2015 seçimlerinde bu oranın %37’ye yükselmesi gerçekten de rüya gibiydi biraz, ama aynı zamanda ruhun çekinceleriyle beraber iradenin iyimserliğinin de olması gerektiğine iyi bir örnekti. Nihayetinde, girmediğimiz bir mücadeleyi kazanamayız.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova