ISBN13 978-975-342-739-5
13x19,5 cm, 168 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş, s. 15-19.

Bu kitabın serüveni, bir trafik kazasının kısmen ortaya çıkardığı bir ilişkiler ağını incelemeye değer bulmamla başladı. Bir trafik kazasından bir kitap yazmaya giden süreç konu hakkında bilgisi olmayan birine ilginç görünebilir. Ancak bu "kaza" pek çok yazıya, incelemeye, tartışmaya kaynaklık etti ve etmeye devam ediyor. Bu "kaza" ile birlikte, farkında olduğumuz ancak boyutlarını, kapsamını tam olarak bilemediğimiz bir ilişkiler ağı hakkında açıkça tartışma yürütebilecek kadar bilgi edindik. Pek çok kişi için bilinmezlik alanında olan ve üstünde konuşulması bile sorun yaratan bu örüntü hakkında konuşabilir hale geldik. Devletin, Anayasada tanımlanmış hukuksal çerçeveye uygun çalışıp çalışmadığı tartışılır hale geldi. Kazadan önce "Devlet çete olmaktan çıkıp hukuka otursun," dediği için Çetin Altan hakkında dava açılmıştı. "Kaza"dan sonra devletin niteliği, çete suçlamalarıyla aylarca tartışıldı. Tartışmaların çoğu, artık "Susurluk Olayı" olarak adlandırılmaya başlanan kaza ile ortaya çıkan faaliyetlere ve faillerin ilişkilerine odaklandı. Bu bilgi toplama faaliyetini, hazırlanan raporlar ve yargı süreci izledi. Kaza ile ortaya çıkan faaliyetleri ve ilişkileri, devlet, Kutlu Savaş'ın sansürlenerek yayımlanan araştırma raporundaki sınırlar içinde kabul etmiş oldu. Ancak daha doğrudan bir kabulü, zamanın başbakanı Tansu Çiller Abdullah Çatlı'yı "devlet için kurşun atan" kişi olarak tanımlayıp sahip çıkarak yapmıştı. Yargı süreci kırık dökük ilerledi. Olay Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, İçişleri Bakanlığı yaptığı dönemdeki eylemlerinden dolayı Mehmet Ağar'ın yargılanmasına gerek olmadığına karar vermesiyle, birkaç kişinin çete kurmaktan mahkûm edilmesiyle sonlanmış göründü. Bugün Ağar'ın Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemdeki "suç işlemek için örgüt kurma" iddiasıyla ilgili olarak başlayan yargılaması sessizce devam ediyor. Dönemin emekli generalleri, mahkûm olan Korkut Eken'e arka çıkarak "Susurluk Olayı" adı ile ifade edilen devlet faaliyetlerine bir biçimde sahip çıkmışlardı. Daha sonra zaman içinde Susurluk'u kanıksar hale geldik. Devletin yasal olmayan yollara başvurmasının hangi durumlarda "meşru" olacağının, bu yollara başvuran devlet görevlilerinin bunu kendi çıkarları için mi yoksa devlet için mi yaptığının sorgulandığı tartışmalarla karşılaştık.

Bu kitapta iki şeyi birden yapmayı amaçlıyorum. İlki, Susurluk Olayı'na şimdiye dek geliştirilmiş bakış açılarından farklı bir biçimde bakmak ve bu konuda söylenenleri devlete ilişkin sistematik düşüncenin geliştirildiği kuramsal alanda "sınamak". Bu nedenle Susurluk Olayı'nı sorgularken devlet-hukuk bağlantısına odaklanan kuramlara başvuruyor; böylece siyasal yelpazenin farklı yerlerinde duran aktörlerin, kuramlardaki hangi kabullere dayanarak Susurluk Olayı'na yaklaştıklarının değerlendirilebileceği bir çerçeve oluşturuyorum. Yapmak istediğim ikinci şey, devlete ilişkin görünmez bir alan olması anlamında devletin yasal olmayan faaliyetleri hakkında farklı kuramlardan ne tür yanıtlar alınabileceğini ortaya çıkarmak. Susurluk Olayı modern devletin yasal olmayan faaliyetlerine ilişkin pek çok örnek olaydan biri. Modern devletin yasal temelde çalıştığı kabulü, genellikle "kazayla" ortaya çıkan Susurluk Olayı gibi örneklerle sorgulanır hale geliyor. Bu sorgulamayı kuramsal alana taşımak, yasal zeminde çalıştığı kabul edilen modern anayasal devletin, yasal olmayan faaliyetlerine kuramsal alanda da görünürlük kazandırmak için atılan bir adım. Bu kitap bu iki amacı birden gerçekleştirmeyi deniyor.

Bunun için başvurulan iki temel referans var. İlki Susurluk Olayı, ikincisi hukuk-siyaset kuramı. Elinizdeki kitap Susurluk Olayı' na ilişkin "en doğru, en kesin gerçekliği" ya da "bilinmeyenleri" ortaya çıkarmayı amaçlamıyor; yalnızca Susurluk Olayı'nda ortaya çıkan yasal olmayan devlet faaliyetlerine, ortaya çıktıkları ölçüde, hukuk-siyaset kuramından yaklaşmayı amaçlıyor. Olayı ayrıntılarıyla ortaya koyup bu konudaki "doğru" bilgiyi oluşturmanın değil; Susurluk Olayı'nı yasal olmayan devlet faaliyetleri örneği olarak yansıtan olguların aktarılmasının bu kitabın amacına daha iyi hizmet edeceğini düşünüyorum.

Susurluk Olayı'na ve bu konuda söylenenlere bakarken, hukuk-siyaset kuramındaki dört farklı yaklaşıma başvuruyorum. Bunlar, hukuk devleti kuramı, pozitivist hukuk kuramı, Carl Schmitt'in siyaset ve egemenlik kuramları ve raison d'état (devlet aklı) doktrinidir. Hukuk devleti kuramı devleti bir bütün olarak, meşru hukuksal kurum olarak kavramsallaştırırken, pozitivist hukuk kuramı, devleti meşruluk sorununu dışarıda bırakarak kavramsallaştırır. Hukuk devleti kuramı bu kitapta Max Weber'in "biçimsel-ussal hukuk düzeni" kavramsallaştırmasıyla ve Jürgen Habermas'ın "demokratik hukuk devleti" kavramsallaştırmasıyla yer almaktadır.

Weber (1968) modern devleti, yasallığa dayalı, meşru fiziksel güç kullanım tekelini elinde tutan bir örgüt olarak tanımlamıştır. Yönetim aygıtı da, bu güç kullanımının ussal olarak düzenlenmiş aracı olarak tanımlanmıştır. Weber bürokrasi kuramını oluşturmuş ve modern devletin meşru fiziksel güç uygulama aracı olarak bürokrasiyi kavramsallaştırmıştır. Weber'in bürokrasi ve yönetim alanında yaptığı katkı, Susurluk Olayı'na bakışta zengin bir perspektif sağlayabilir. Weber'in biçimsel (formal) hukuksallık açısından tanımladığı hukuk devleti, devlet kavramsallaştırmasında "yönetsel sırlara", genel anlamda "sır" kavramına ve modern raison d'état'ya ilişkin açılımlar da sunar. Yani Weber'in hukukun biçimsel ussallığı ve bürokrasi hakkındaki kuramı, Susurluk Olayı'nı hukuk-siyaset kuramı çerçevesinde yorumlamak için önemli bir açılım sağlamaktadır.

Habermas'ın (1986; 1996) kuramı ise demokratik meşruiyeti de hesaba katan çağdaş bir hukuk devleti kuramıdır. Habermas hukuk devletini "iletişimsel iktidar" önkabulüne dayandırır ve demokratik meşruiyet fikrine bağlar. Weber'in yaklaşımından farklı olarak Habermas, biçimsel yasallıkla demokrasiyi birbirini tamamlar biçimde kavramsallaştırmıştır. Habermas uzun yıllar boyunca hukukun, meşrulukla araçsallığı birlikte sağladığını, modern devletin ortaya çıkmasıyla gündeme gelen devlete ilişkin metafizik meşruluğun ortadan kalkmış olmasının, meşruluk sorununun ortadan kalkması anlamına gelmeyeceğini ve olumsuz bir gelişme olarak hukukun meşruluğunu kaybedip iktidarın aracı haline gelebileceğini, araçsallaştırılabileceğini söyler. Habermas, meşruluk sorununu aşmanın ancak demokratik mekanizmalarla mümkün olduğunu iddia eder. Habermas' ın modeli Hannah Arendt'in "iletişimsel iktidar" kavramına dayanır.

Bu genel çerçeve içinde yönetsel yapının güç kullanımı ve işleyişi, iletişimsel iktidarın yönetsel alana tercümesi anlamına gelir. Anayasal devletin görevi gerekli mekanizmalarla bu tercümenin doğru yapılmasını sağlamaktır. Aksi durumda meşruluk sorunu doğacaktır. Weber ve Habermas, hukuk düzeninin meşruluk sorununu gündeme getiren hukuk devleti düşüncesini farklı bakış açılarından kavramlaştırırlar. Oysa pozitif hukuk meşruluk sorununu gündeme getirmez.

Bu kitapta, pozitif hukukun önemli bir ismi olan Hans Kelsen'in (1945) "saf hukuk kuramı" referans alınmıştır. Dönemin cumhurbaşkanının ve hükümet üyelerinin Susurluk Olayı'nı değerlendirirken, muhtemelen hiçbirinin Kelsen okumamış olmasına rağmen, şaşırtıcı biçimde Kelsen'in kuramsal çerçevesini referans almış olmaları onun kuramını bu kitap için vazgeçilmez hale getirmiştir. Kelsen'in kuramı hukuk devleti yaklaşımından farklı olarak meşruluk sorununu ve elbette adalet sorununu hukuk alanından tümden dışlamaktadır. Kelsen demokrasiyi olumladığı halde, kuramını hukukun siyasal tarafsızlığı tezi üzerine kurmuştur. Felsefi göreliliğe ve tek mutlak anlayışının reddi varsayımı üzerine inşa ettiği kuramının, aslında demokratik bir yönetime hizmet edeceğini varsaydığı söylenebilir. Bu amaçla Kelsen devleti tümden tarafsız bir alan olarak tanımladığı hukuk alanı içinde eritir. Devletin anayasa ile kurulmuş bir korporasyon olduğunu, bu anlamda devletin normlardan ve bu normların uygulayıcısı olan öznelerden ibaret olduğunu söylediğinde Kelsen'e karşı çıkmak zordur. Gerçekten de kişilerin ve kuralların ötesinde "maddi" bir devlet tanımlayamayız.

Devleti yasal bir kurum olarak tanımlayan bu bakış açısı meşruluk ya da yasallık kavramlarına dayanmaktadır, bu kitaba iki perspektifle taşınan diğer bakış açısı ise, devleti siyasal alanın zorunluluklarına dayanan siyasal bir kurum olarak tanımlar. Bu perspektiflerden ilki Meinecke (1998) tarafından "Makyavelizm" olarak tanımlanan raison d'état geleneğidir. Bu geleneğin ilk temsilcilerinden Machiavelli (1975) devletin kendi varlığını koruyabilmek için olağanüstü koşullara tepki verebilmesi gerektiğini söyler. Raison d'état yaklaşımı farklı koşullarda farklı devlet örgütlenmelerinde hayat bulmuştur.

Meinecke (1998) raison d'état düşüncesinin tarihini anlatır ve doktrinin sürekli savaş durumunun olduğu dönemde ortaya çıktığını belirtir. Büyük güçlerin, devletlerin birbirini dengelediği ve yeni savaşların ancak bu dengelerdeki istikrarsızlıkla başlayabildiği bir döneme ulaşıldığını iddia eder. Raison d'état doktrini, yasal alan dışındaki devlet faaliyetleri olarak Susurluk Olayı'na yaklaşırken genel bir çerçeve sunma potansiyeline sahiptir.

Diğer bir kuramsal referans noktasını da Carl Schmitt'in devlet kuramı oluşturur. Schmitt, egemenlik kavramını hukuk kuramının üstüne inşa etmiştir ve "siyasal" kavramına dayandırmıştır. Schmitt, devleti siyasal bir kurum olarak tanımlar, Schmitt'e göre devletin siyasal karakteri, devlet faaliyetleri söz konusu olduğunda yasal ve yasal olmayan faaliyetlerin tanımlanmasında bir muğlaklık ortaya çıkarabilir. Bu nedenle Schmitt'in egemenlik ve siyasal kuramları, devletin yasal olmayan faaliyetlerini ve bunun bir örneği olarak Susurluk Olayı'nı yorumlamak için uygun bir çerçeve sunma potansiyeli taşımaktadır. Schmitt'e (1988a; 1976) göre, anayasa bir sonuç olarak tanımlanamaz, her zaman içinde kurucu, "anayasa koyucu" bir güç taşır. Benzer bir biçimde Schmitt hukukun yasa metinlerine tercüme edilemeyeceğini, hayata referansla yorumlanması gerektiğini, aksi takdirde uygulanamayacağını da söyler. Schmitt (1988a) egemenlik kuramında yasanın farklı hayat pratiklerine homojen bir biçimde uygulanamadığı noktada istisnanın ortaya çıktığını ve yasanın egemen tarafından "istisna" kararıyla askıya alındığını anlatır.

Schmitt'in (1976) dost-düşman ayrımına dayanan "siyasal" kavramı, bir halkın kendi yaşam biçimini koruması meselesini tanımlar. Bu yüzden varoluşsal bir meseledir ve insan hayatı siyasal alana düşmanın kim olduğu sorusuna verilen siyasal kararla taşınır. Schmitt liberalizmin potansiyel siyasal gruplaşmaları boşa çıkaran bir perspektif sunduğunu, ancak toplumsal bütünleşme sorunlarının siyasal kavramının yok sayılmasıyla çözülemeyeceğini iddia eder.

Bu kitabın katkısı, bu kuramlarla Susurluk Olayı'nı ve Susurluk Olayı ile bu kuramları buluşturmak olacaktır. Kitap, Susurluk Olayı'nı yanına alarak hukuk-devlet ilişkisi üzerine düşünmüş farklı kuramcıların kapısını çalan birinin karşılaştıklarını anlatan bir metin olarak da okunabilir.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova