ISBN13 978-975-342-673-2
16X21 cm, 160 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Giriş: Hep genç ve özgür olmak, Yılmaz Aysan, s. 6-9.

Aradan kırk yıl geçti ama o yaşlanmadı. Kâğıdı sarardı, yırtıldı ama 1968’lerden kalan bu afişteki sol yumruğu havada, haykıran, isyankâr genç hâlâ gepgenç, hâlâ özgür ve hâlâ yakışıklı. Bazılarınız bu kitaptaki afişlerin hiçbirini görmedi, görünce ve hikâyelerini okuyunca, olan bitene çok şaşıracak. Bazılarınız ise hiç unutmadı. Bu afişler, herkesi eski günlere götürecek, o günlerin ruhunu; eşit, kardeşçe ve özgür ruhunu, cesur ruhunu yeniden tattıracak.

Ankara’da, ODTÜ’de 1968-70 döneminde öğrenciler yeni bir afiş stili geliştirdiler. O güne kadar, profesyonel afiş tasarımcıları ve reklamcıların tasarım tekelinde olan ve ticari matbaalara bağımlı olan afiş sanatında güçlü bir kopuş yaşandı. Teksir, serigrafi ve bunlara ek olarak kendi icat ettikleri tekniklerle çoğu anonim ve kendiliğinden, o anda orada bulunanların katkısıyla oluşmuş afişler ürettiler. Sloganları da kendileri yazıp, o sloganlara en uygun imajları, o günlerde erişebilecekleri kısıtlı kaynaklardan, dergilerden, fotoğraflardan yararlanarak kendileri yarattılar. 1917 devriminde, 1936’da İspanya iç savaşında, 1960’larda Küba’da ve eşzamanlı olarak Fransa’da olduğu gibi; amatör, profesyonel, öğrenci, hoca, tasarımcı veya değil, hep birlikte “kooperatif“ bir anlayışla çalıştılar. Afişleri, satılsın, koleksiyoncular saklasın diye veya sanatsal bir faaliyet olsun diye yapmadılar. O anda kullanılsın diye yaptılar ve anında kullandılar. Afişler aceleyle hazırlanmış bir kişiliğe sahipti; anında iletişim için radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçlarının yerini tutuyor ve bir ivedilik duygusu taşıyordu. Devrim ve iletişim iç içe geçmişti, aynı anda yapılmaktaydı. Bu afişleri üretenler, kendilerine özgü bir yaratıcı grup gibi davranmaktaydılar. Bizzat Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri, Dev-Genç başkanları önce siyaset yapıyorlar, fikirler üretiyorlar, eylemler planlıyor, sonra da bunları duyurabilmek, taraftar bulabilmek için yazıyorlar, sloganlar buluyorlar, çiziyorlar, afişler yapıyorlar, basıyor, dağıtıyor ve geceleri bizzat duvarlara yapıştırıyorlardı. Ertesi gün her tarafı birden renklenivermiş bir kente uyanıyordunuz. Hem rengârenk afişlerle, hem de yepyeni fikirlerle.

O yılların Türkiyesi‘nde sokak duvarları neredeyse bomboştu. Tek tük sinema, tiyatro afişleri vardı sağda solda. Henüz “billboard“larla tanışmamıştı kentliler. Boş duvarlarda genellikle “Afiş yapıştırmak yasaktır“ yazardı. O günlerde seçime katılacak partiler için, her partiye bir tane olmak üzere duvarlara yağlıboyayla kareler çizilir, içlerine partilerin isimleri yazılırdı. Böylece her parti afişini nereye yapıştıracağını bilir, kafası karışmazdı. Bunun dışında, kentliler afişe pek alışık değildi. O yıllardaki durum devrimci öğrenciler için ideal bir haberleşme ortamı sağlıyordu aslında. Bu “boşluk“tan dolayı afişler hem dikkat çekiyor, hem milyonlarca insana mesaj iletebiliyor, hem de daha önce böyle bir şey görmemiş kentlilerin akıllarında yer ediyordu.

Bu afişleri yapanlar çoğunlukla ODTÜ Mimarlık öğrencileriydi, sanata, tasarıma meraklıydılar. Bir kısmının “eli kalem tutmaktaydı“. Kısıtlı olanaklarla yurtdışına çıkmayı başaranlar, gittikleri ülkelerde yaşananlara kendi gözleriyle şahit oluyorlardı. Özel radyolar, televizyonlar, internet, o yıllarda henüz yoktu, iletişim olanakları çok kısıtlıydı. Her şey “canlı“ydı, o anda orada yaşanmaktaydı. Bu afişler benim için çok güzeller. Hem de pek çok açıdan. Ama bunları tek tek saymayacağım. Söyleşileri okurken, afişlere bakarken bu güzellikleri kendiniz fark edeceksiniz – hem çok güzel hem de özgün olduklarını. 1970’te o dönemin son demlerine yetişip girdiğim ODTÜ’de ilk gördüğümden bu yana aynı fikirdeyim. Ben onları ancak duvarlarda görebildim ve sadece bir keresinde yapımını izlemek ve bazılarını taze basılmış halleriyle elimde tutma şansını elde ettim. İşte hayatıma yön veren en önemli olay belki de buydu. İlerleyen yıllarda, serigrafi tekniğine meraklanmam, afiş tasarımları yapmaya başlamam, hatta hayatımın mesleği olarak grafik tasarıma yönelmemin kaynağında hep bu var diye düşünüyorum.

O günler, siyasetiyle, sloganlarıyla, talepleri, öngörüleri ve saptamalarıyla bu afişlerde elle tutulur bir şekilde vardır. Bu afişler, bu nedenle tarihsel önemi olan belgelerdir. Çok sağlam bir tasarıma sahip olmalarının yanı sıra, hem kendi içlerindeki bütünlükte hem de beraber kullanımla sağlanan total etkiyle de önemlidir. 40 yıl önce yaşanan bu süreçte salt “afiş“ tasarımının ötesine geçilmiş, yaratıcı mecra kullanımları geliştirilmiştir.

İlerleyen sayfalarda, Dev-Genç iddianamesinde suç delili olarak sunulmuş afişlerin listesini de göreceksiniz. Çuvallar dolusu suç delili. Bu listeye bir göz atınız, ancak üzgünüm, çoğunu kitapta göremeyeceksiniz. Çünkü ne yazık ki neredeyse hepsi kayıp. Bir kopyası bile bulunamıyor. O zengin birikimden sadece bu kitapta görebildiklerimiz kalmış. Hem çok yazık, hem de iyi ki en azından geriye bunlar kalabilmiş...

Kitapta yer alan söyleşiler ‘90’ların başında yapılmış, ancak görsel malzemenin yetersizliği nedeniyle kitabın basımı ertelenmek zorunda kalmıştı. 2007’de bazı önemli örneklerin ortaya çıkmasıyla konu yeniden gündeme geldi. Bu kitabın, 1968’in 40. yıldönümüne yetişmiş olması da ayrıca bir sevinç kaynağı oldu. Söyleşiler, uzun yıllar önce, ilk yapıldığı anın sıcaklığı korunarak sadece gözden geçirildi, eksik bilgiler tamamlandı.

20 yıl önce bu söyleşileri yapmak çok heyecan vericiydi. Tanıklar o dönemde pek çok şey yaşamışlardı; yaralanmış, hapis yatmış, pek çok acılar çekmişlerdi. Bazıları “içeriden“ yeni çıkmıştı. Her şey hâlâ çok sıcaktı. Fakat yaşadıkları o sıcak ortamda bile her biri bu projeyi ta içten benimsediler ve sonuna kadar destek oldular. İşte ben onlarda bu samimiyeti, sanatla yaşamın bu iç içeliğini, bu içi dışı bir doğruluğu sevdim.

Öncelikle benim heyecanımı anlayışla karşılayıp bu kitabın oluşmasına tam destek veren Ali Artun, Hasan Barutçu, Sait Kozacıoğlu, Ertuğrul Kürkçü ve Ahmet Sönmez’e, kasete kaydedilen söyleşileri özenle kağıda döken İnci Aysan’a, bu afişleri bir kenarda saklayacak kadar seven ve bugüne kadar koruyan, ve bu kitaba sundukları belgelerle, sözleriyle, tavsiyeleriyle, yardımlarıyla katkıda bulunan: Süha Özkan, Haldun Dostoğlu, Çetin Ünalın, Selçuk Demirel, Aydan Keskin Balamir, Mehmet Sinan Niyazioğlu, “Doç“ Gürol Gerçel’e, tüm Metis Yayınları katkıları adına Semih Sökmen ve Emine Bora’ya ve anonim katkılarıyla destek veren herkese teşekkürler.

Kitaptaki fotoğrafımda, ODTÜ hazırlık okulunun önünde direğe yaslanmışım arkadaşım Memet’le. O fotoğrafta, tıpkı afişlerdeki isyankâr genç gibiyiz... Ve sanıyorum sonsuza kadar öyle genç kalacağız, hep beraber öyle kalacağız.

 


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2020. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova