ISBN13 978-975-342-016-7
15.5x23.5 cm, 280 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Kadın Hareketinin Kurumlaşması, 1994
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
 

Fatmagül Berktay, "Türkiye'de Kadın Araştırmaları, 1980-1990", s. 131-136

Türkiye'deki Kadın Araştırmaları'nın tarihçesinin karşılaştırmalı bir çerçeve içinde ele alınmasının yararlı olacağını düşünmüştüm. İki gündür burada sunulan bildiriler, bu çerçeveyi zaten sağlamış bulunuyor. Dolayısıyla ben, yalnızca, önemli saydığım birkaç noktayı yeniden vurgulamak ve kendi deneyimimiz açısından taşıdığı anlama değinmek istiyorum.

Bunlardan birincisi, Kadın Araştırmaları'nın ortaya çıkmasında Kadın Kurtuluş Hareketi'nin oynadığı canalıcı roldür. ABD'de 1977'de kurulan Ulusal Kadın Araştırmaları Derneği'nin (National Women's Studies Association) tüzüğü, bunu açıkça yansıtır. Tüzüğe göre, tüm eğitim düzeylerindeki araştırma ve öğretim yalnızca kadınlar hakkında değil, aynı zamanda onlar için olacaktı ve bu eğitime "cinsiyetçilikten, ırkçılıktan, sınıf ayrıcalığından, vb. arındırılmış bir dünya görüşü" kılavuzluk edecekti. Bu yaklaşımda, insanları ezen ve sömüren tüm ideolojik kurumlardan bağımsız bir dünya özlemi kendini ortaya koymaktadır. Ayrıca gene aynı tüzüğe göre, Kadın Araştırmaları'nın hedefi, "bilinçte ve bilgide; bireyleri, kurumları, ilişkileri ve sonuçta toplumun tümünü değiştirecek yeni bir ufuk" açmaktı. İlk kez ABD'de başlayan Kadın Araştırmaları'nın hızla gelişmesi de, kadınlar hakkında yapılacak araştırma ve çalışmaların kadınların yaşamı üzerinde etki yapacağına duyulan inancın bir yansıması olarak görülebilir.

Dolayısıyla, Kadın Araştırmaları, hem feminist bilincin ve bilginin ürünü, hem de onun üreticisidir. Kadınların görünmezliğinin ve sessizliğinin kültürel norm olduğu toplumlarda, kadınların kendi adlarına ve kendileri için konuşmaları ve kendi bakış açılarıyla bilgi üretmelerinin başlı başına önemli olduğu ve egemen ataerkil tanımlara ve kısıtlamalara bir meydan okuma anlamına geldiği açık. Bu nedenle, Kadın Araştırmaları'nın ilk hedef ve uygulamalarından biri, kadınları her alanda "görünür kılmak", onların üstü örtülmüş, bir anlamda tarih-dışı kılınmış tarihlerini açığa çıkarmak oldu. Nitekim, 1970'lerde özellikle edebiyat, tarih, antropoloji gibi alanlarda yapılan çalışmalar bu anlayışın birer göstergesidir (başlıklar bu açıdan ilginçtir: Becoming Visible, Women in European History - Açığa Çıkmak: Avrupa Tarihinde Kadınlar; The Majority Finds Its Past - Çoğunluk Kendi Tarihini Arıyor; Liberating Women's History - Kadınların Tarihini Özgürleştirmek, vb.).

Ancak, "telafi edici" (compensatory) yaklaşım adı da verilen bu anlayışın yeterli olmadığı, varolan bilgi alanlarına "kadınları ekleyip karıştırmak" (mix and stir) anlamına geldiği ve bu nedenle söz konusu bilgi alanlarının cinsiyetçilikten arındırılmasına yetmediği çok çabuk ortaya çıktı. Özellikle 1980'lerde, ilk baştaki bu "telafi edici" yöntemin, yerini köklü bir yeniden yapılanma çabasına bıraktığını görüyoruz. Bu bağlamda bazı teorisyenler, Kadın Araştırmaları'nın şu andaki niteliği olan disiplinlerarası bir alan olmaktan çıkıp kendi paradigmasına sahip yeni bir disiplin olması gerektiğini de savunuyorlar. Ayrıca, Kadın Araştırmaları yerine, olayın politik anlamını daha belirgin kılan "Feminist Araştırmalar" teriminin kullanılmasını daha doğru bulanlar da var. Ancak bunlar hayli tartışmalı konular ve üzerlerinde bir görüş birliği sağlandığı da söylenemez.

Gene bir diğer tartışmalı konu, Kadın Araştırmaları teriminin yerine Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları'nın (Gender Studies) kullanılması. 1980'lerden itibaren "toplumsal cinsiyet" bir analiz kategorisi olarak çok sık kullanılmaya başladı. Biyolojik cinsel kimliğe yüklenen toplumsal, kültürel ve psikolojik anlam olarak "toplumsal cinsiyet", Anglo-Amerikan feminist söyleminde zaten uzun zamandır kullanılmaktaydı. "Toplumsal cinsiyet", biyolojik olarak belirlenen dişi ve erkek kimliğini belirten "cinsiyet"ten (sex) ya da bireylerin cinsel yöneliminin, tercihinin ve davranışının tümünü ifade eden "cinsellikten" farklı bir kavramdır ve "toplumsal cinsiyet"ten söz etmek hem kadınlardan, hem de erkeklerden söz etmek anlamına gelebilir. Bazılarına göre, 1970'lerin kadın merkezli araştırmalarının yerini alan bu yaklaşım, kadınlar açısından geri bir adımdır. Buna karşılık, "toplumsal cinsiyet"in, tıpkı "sınıf", "ırk" gibi bir analiz kategorisi olarak araştırma sürecinde kullanılmasının disiplinler üzerinde daha köklü bir değişiklik yaratacağını savunanlar da var. Bu görüşü savunanlar, özellikle, sırf kadınları ele alan çalışmaların gettolaşma ve varolan kurumları dönüştürememe tehlikesine dikkat çekiyorlar.

Adına ister Kadın Araştırmaları, ister Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları densin bu alan çalışanlarını zor bir görevin beklediği açık. Çünkü Kadın Araştırmaları varolan toplumsal cinsiyet rollerini, ilişkilerini sorgulama hedefi gütmenin yanı sıra egemen düşünce biçimlerini de sorgulamak ve yerleşik disiplinlerin ve kurumların sınırlamalarını aşacak biçimde düşünmeye çalışmak durumunda. Bu amaçla da yalnızca yeni düşünme yöntemleriyle sınırlı kalmamak, aynı zamanda öğretim süreçlerini de sorgulayıp varolanın yerine yeni uygulamalar geçirmek durumunda olduğu için bir eğitim reformu olmakla kalmıyor, bir toplumsal hareket anlamı da taşıyor. Dolayısıyla, Kadın Araştırmaları kurumlaşmış bir nitelik kazandıkça ve akademiye entegre oldukça niteliği ve hedefleri tartışılır bir hale gelse bile, bugün hemen herkes bu alanın çok önemli olduğunda ve genişletilerek sürdürülmesinde hemfikir.

Türkiye'de Durum

Türkiye'ye baktığımızda, akademik bir bilgi alanı olarak Kadın Araştırmaları'nın geçmişinin çok yeni olduğunu görüyoruz. Formel olarak henüz iki yıllık bir geçmişi var. Başında Prof. Necla Arat'ın bulunduğu İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, 1990 yılında kuruldu ve 1990-91 öğretim yılında, 12 saatlik disiplinlerarası bir Kadın Araştırmaları Yüksek Lisans Programı uygulamaya başladı. Merkez, önümüzdeki yıllarda İÜ Sosyal Bilimler enstitüsü bünyesinde bağımsız bir Kadın Araştırmaları programı açmayı planlıyor. Kuruluşundan bu yana bir lisansüstü program çerçevesinde seçimlik dersler sunmanın yanı sıra herkese açık Kadın Araştırmaları konferansları da düzenliyor. Bu konferansların, geçtiğimiz yıl içinde kendi başına bir program işlevi gördüğünü de söyleyebiliriz. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi, bir arşiv ve kitaplık hizmeti başlatmış durumda ve aynı zamana yılda dört kez yayınlanacak bir Kadın Araştırmaları Dergisi'nin hazırlığı içinde.

Burada akla şu soru gelebilir: Bu merkez kuruluncaya kadar, Türkiye'de Kadın Araştırmaları adına herhangi bir şey yapılmadı mı? Elbette yapıldı. Bugün elimizde birçok tez, kitap ve makale var. Ancak bunların merkezi ve kurumlaşmış çabaların değil, tek tek kişilerin çabalarının ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye'de kadın hareketi ve onun özgün ideolojisi feminizm 1980'lerden sonra etkin olmaya başladı ve Amerika ve İngiltere'de Kadın Araştırmaları'nın gelişmesi açısından yaşanan süreç bizde de ortaya çıktı. Yani akademi dışındaki kadın hareketi başı çekti ve akademi içi çalışmalar için bir motor görevi gördü.

Ancak, daha önceden de tek tek bilim kadınlarında bu konuda bir duyarlığın ve ilginin kendini gösterdiğini izliyoruz. Bu bağlamda ilklerden biri Şirin Tekeli'nin 1977'de yazdığı doçentlik tezidir: Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat (Birikim Yayınları, 1982). Diğeri ise Mayıs 1978'de İstanbul'da düzenlenen "Türk Toplumunda Kadın" adlı seminer ve daha sonra yayınlanan ve aynı adı taşıyan, Prof. Nermin Abadan-Unat'ın derlediği makaleler seçkisidir.

Bundan sonra, bir dönem, sayıca küçük olmakla birlikte ideolojik etkisi büyük olan özerk kadın gruplarının oluştuğunu ve süregiden yoğun tartışmaların zaman zaman makaleler ve seçkiler biçiminde yayınlanarak topluma yansıdığını, hatta bir kadın yayınevinin (Kadın Çevresi) kurulduğunu görüyoruz. Gene bu çerçevede, yoğun bir çeviri faaliyetine girişildi ve feminizmin bazı önemli metinleri Türkçeye kazandırıldı. Bu arada akademi dışı bir bilimsle dergi olan Yapıt'ın Şubat-Mart 1985 sayısı, Kadın Sorunları Özel Sayısı olarak yayınlandı ki, bu da alanında ilktir. Sonraki yıllarda, çeşitli feminist eğilimleri yansıtan dergiler çıktı (Feminist ve Sosyalist-Feminist Kaktüs); ayrıca, feminist olmayan dergiler de yayınlarında kadın sorunlarına ve feminizme giderek daha fazla yer verir oldular ve konuyla ilgili özel sayılar çıkardılar.

Toplumun genelinde bunlar olurken, üniversitelerde giderek artan sayıda bilim kadını ve pek az bilim adamı araştırmalarında kadın sorununa ve toplumsal cinsiyet boyutuna yer verdiler. Bu araştırmalardan bazıları, tam anlamıyla kadın bakış açısıyla yazılmış feminist çalışmalardı. Ayrıca bazı akademisyenler de genel olarak kadın sorunu ya da özel olarak feminist teoriyi konu alan dersler de verdiler. İnsan bilimlerinin çeşitli alanlarında kadın bakış açısıyla yapılan bilimsel araştırmalar, toplumda ve kültürümüzde varolan cinsiyet rol ve konumlarına ilişkin yerleşik klişelerin ve önyargıların sarsılmasına, ve bu alanlarda yeni duyarlıkların ortaya çıkmasına hizmet etti. Bu çalışmalardan örnek olarak değişik alanlarda –sosyoloji, antropoloji ve tarih– yapılan üçünü sizlere aktarmak istiyorum:

Yıldız Ecevit, Gender and Wage Work: A Case Study of Turkish Women in Manufacturing Industry (Toplumsal Cinsiyet ve Ücretli Emek: İmalat Sanayiinde Çalışan Kadınlar, Kent Üniversitesi, İngiltere, 1986, yayınlanmamış doktora tezi). Alan araştırması Bursa'da gerçekleştirilen bu tezde, Yıldız Ecevit 100 kadınla görüşme yapmış. Bursa'da, kadınların dışarıda çalışma geleneği epey eskilere dayanıyor; Osmanlı döneminde kadınların tekstil sanayiinde çalışmaya başladıkları biliniyor. Ayrıca, Bursa'da kadın emeğinin ağır bastığı hemen tüm sanayi dallarının mevcut oluşu ve geleneksel, küçük işletmeler ile büyük, modern fabrikaların yan yana bulunuşu, yazara, kadın emeğinin farklı alanlarda karşılaştırılması olanağını vermiş. Ecevit, araştırmasında, kadınların sosyal üretime katılma koşullarını ve nedenlerini; işletmelerde kadınların hangi yollarla denetim altında tutulduklarını; sendikalarla ilişkilerini ve varolan toplumsal cinsiyet konumunun yol açtığı baskı ve bağımlılık biçimlerini inceliyor.

Tezin bulguları çok ilginç: Bir kere, kadının yerine ilişkin toplumsal önyargılar, kadın dışarıda çalışsa bile değişmiyor. Kadın her şeyden önce eş ve anne, onun için en uygun yer de evi. Kadın işçilerle yapılan görüşmelerde, kadınların dışarıda çalışmasına karşı en büyük itirazın aile içindeki erkeklerden geldiği görülüyor (%40 koca, %40 baba, ancak %20 ise diğer aile bireyleri ve komşular). Erkekler hâlâ kadının dışarıda çalışmak zorunda kalmasını evin erkeği açısından utanılacak bir şey, hatta erkekliğinin eksilmesi olarak görebiliyorlar. Buna karşılık kadınlar, genelde öne sürüldüğü gibi kendi harçlıklarını çıkarmak için değil, eve parasal katkıda bulunmak için çalıştıklarını söylüyorlar. Kadının yerine ilişkin önyargılar, onlara ödenen ücretin daha düşük olmasında da rol oynuyor. Erkeğin evi geçindirmek zorunda olduğu ve dolayısıyla ücretinin de kadınınkinden daha yüksek olması gerektiği fikri yaygın.

Fabrikalarda, kadın ve erkek emeği hem yatay, hem de dikey olarak bölünmüş durumda; yani bazı uğraşlarda kadınlar, bazılarında ise erkekler yoğun. Bu da, dışarıda yapılan işler arasında "kadına uygun olan" ve "olmayan" işlerin bulunduğunu gösteriyor. Dikey ayrım ise, fabrika hiyerarşisini yansıtıyor. Kadın işçiler, hemen her yerde, bu hiyerarşinin en altında yer alıyor ve vasıfsız ya da düz işçi olarak nitelendiriliyorlar. Erkek işçiler ise hem işyerinde, hem de yönetim hiyerarşisinde sorumlu mevkilere gelebiliyorlar. Oysa kadınlar, en fazla, grup lideri olabiliyorlar, o da grubun tümünün kadınlardan oluşması koşuluyla; "kadın grup liderini kimse dinlemez" gerekçesiyle, bu bile itirazla karşılaşabiliyor. Genel olarak bildiğimiz bir şey, böylece, fabrika ve atölye bağlamında da doğrulanmış oluyor ve "kadın" kavramı ile "otorite" kavramı bağdaşmıyor, ki işverenler tarafından tercih edilmelerine yol açabiliyor; çünkü kadınların daha sabırlı, daha uysal ve yumuşak başlı oldukları düşünülüyor. Erkek işçiler fabrika içinde birbirleriyle ahbaplık edebilir, sigara içebilir, hatta bazan kahveye bile kaçabilirken, kadın işçiler, erkek-kadın birlikte çalışılan işyerlerinde, işlerini terk etmeye çekiniyorlar ve çok kontrollü davranıyorlar. Bence tezin en ilginç bulgularından biri, işyerinde kadın-erkek işçiler arasında arkadaşlığın değil, aileiçi ilişkilere benzer bir ilişki örüntüsünün varlığı. Erkek işçiler, kadınlara, sanki onların kocaları veya babalarıymış gibi davranıyorlar. Yani erkekler, işyerinde de, kadını bağımlı ve ikincil konumda tutan ataerkil normlara uygun davranırken kadınlar da bunu normal karşılıyor. Böylece varolan cinsiyetçi baskı, fabrikada da yeniden üretilmiş oluyor. Bu ise, kadınların ikincil konumunun evdışında üretime katılma sonucunda değişeceğini öne süren savı yanlışlıyor.

Nükhet Sirman, Family Farms and Peasants: The Place of Households in Cotton Production in an Agean Village (Tarımsal Aile İşletmeleri ve Köylüler: Ege Bölgesinde Bir Köyde Hanelerin Pamuk Üretimindeki Konumları, Londra Üniversitesi, 1988, yayınlanmamış doktora tezi). Bu tezde, Nükhet Sirman, kırsal kesimde basit meta üretiminin yapılış biçimlerini, üretimin örgütlenişini ve işletmelerin sermaye biriktirme, basit yeniden üretim ve proleterleşme koşullarını araştırıyor. Araştırmanın önemli bir noktası, bu sorulara yanıt ararken, ekonomi dışıdiye tanımlanarak dikkate alınmamış toplumsal etkenleri analize dahil etmenin gerekliliğini vurgulaması. Tez, özellikle hane ve köyün toplumsal yapısının işletmelerin parasal giderlerini en aza indirme bakımından önemli bir işlev gördüğünü ve pamuk gibi maliyeti yüksek bir bitkinin üretiminin ancak bu "yardım", "köylülük" ve "akrabalık" örüntüleri içinde aile işletmesi temelinde kapitalist çiftliklere oranla daha sürekli bir biçimde yürütülebildiğini ortaya koyuyor.

Kadınlar ve çocuklar, pamuk üretiminde kritik işler görüyorlar ve çapa, hasat gibi emek yoğun işleri karşılıksız olarak yapıyorlar. Ayrıca, kadınlar, komşularını ve akrabalarını örgütleyerek gerekli olan işgücünü de aile işletmesine sağlıyorlar. Buna karşılık, kendi işgüçleri karşılığında para almadıkları gibi, hane işletmesi için çalışmış olanların ücretini de o kişilerin tarlalarında çalışmak yoluyla gene kendileri ödüyorlar. Böylece, pamuk üretiminin en büyük masraf kalemi olan emeği neredeyse sıfıra indirerek parasal maliyeti düşürebiliyorlar.

Bu noktada, karşımıza yeni bir boyut çıkıyor: Elde edilen bulgulara göre "toplumsal maliyet" çeşitli mekanizmalarla hane reisi erkeklerden kadınlara ve gençlere aktarılmaktadır. Böylece, paraya dayanacak olan bir borç, bu toplumsal ilişkiler sayesinde bir komşuluk, akrabalık ve köylülük ilişkisine dönüştürülmekte ve karşılık, hizmet ya da metalaşmamış emek biçiminde farklı bir zaman ve mekân çerçevesinde ödenmektedir. Örneğin, yapılan bir yemeni oyası bir günlük çapa ücreti olarak kabul edilebilmektedir. Buradaki önemli nokta, bu hizmet ve malın, yani emeğin genellikle kadınların ve çocukların sırtına yüklenmesidir. Yani kadınlar ve çocuklar (genç erkekler dahil), toplumsal cinsiyet konumlarına göre bazı işlere koşulmakta ve onların yaptığı bu işler sonucunda pamuk birim maliyetinin parasal karşılığı düşmektedir. Sirman'ın tezi, kadın ve çocuk emeğinin kullanımının, ucuz pamuk üretilmesinde hangi toplumsal mekanizmalar sayesinde mümkün olduğunu sergilemekte ve bu bağlamda, özellikle kadınların birbirleriyle kurdukları değiş tokuş, yardımlaşma ağlarının esasında köylülüğü ve akrabalığı tanımladığını ortaya koymaktadır: Kadınlar çabalamasa köy yoktur; yalnızca bir ev yığını olacaktır. Bu araştırma, kadın emeğinin "görünmezliğini" aşmaya çalışmakta ve kadınlar arası ilişkilerin toplumsal çevrenin kendisini belirlemede ne denli canalıcı bir rol oynadığını göstermektedir.

Son olarak, Serpil Çakır'ın çalışmasını ele almak istiyorum: II. Meşrutiyet'te Osmanlı Kadın Hareketi ve Kadınlar Dünyası Dergisi (İÜ Siyasal Bilgilar Fakültesi, 1991, yayınlanmamış doktora tezi). Çakır, araştırmasına, "Cumhuriyet döneminde kadına verilen hakların bir arka planı var mıydı?", "Cumhuriyet öncesinde bir kadın hareketi var mıydı?" sorularıyla başlıyor. Bu amaçla önce genel olarak Osmanlı toplumuna bakıyor, özel olarak da 1913-1921 yılları arasında, Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti'nin yayın organı olarak çıkan Kadınlar Dünyası dergisini inceliyor. Özgürlük fikrinin ortaya çıkışını Tanzimat dönemine, hatta Lale Devri'ne dek geri götürmenin mümkün olduğu Osmanlı toplumunda II. Meşrutiyet döneminde kadın özgürlüğü kavramının varlığının ve bir kadın hareketinin uç vermesinin doğal olduğunu belirttikten sonra, "kadın sorunu"nun, laiklikle olan bağlantısı nedeniyle Türk siyasal yaşamının da temel sorunu olduğuna dikkat çekiyor.

Kadınlar Dünyası dergisi, feminizmin Türkiye'deki tarihini epey gerilere götürecek şekilde, açıkça feminist olduğunu ilan ediyor: "Feminizm cereyanı sizin zannettiğiniz gibi birkaç kişinin tahayyülünden ibaret değildir. Asla hayır. O esaslı ve metin bir cereyandır, bu milletin hakiki münevverleri bu cereyana taraftardır." (O dönemin münevverlerinin şimdiki aydınlardan daha ileri oldukları anlaşılıyor!) Dergi, feministtir ve bir "kadın inkılabı"ndan yanadır. Peki bu "inkılabı" yapacak olan kimdir? Kadınlar Dünyası, bu inkılabı bizat kadınların yapacağını, kadınların kurtuluşunun kendi ellerinde olduğunu savunuyor ve bu bağlamda erkeklerin kadınları kurtarma sevdasından vazgeçmelerini de istiyor.

Çakır'ın tezinde, Kadınlar Dünyası çevresindeki kadınların, siyaseti yalnızca dar anlamda siyasal hak talebi olarak anlamadıkları, eğitim, hukuk, sosyo-ekonomik yaşam ve çalışma yaşamı gibi pek çok alanda siyasal otoriteye yönelik kapsamlı talepleri bulunduğu gösteriliyor. Osmanlı kadınları, kadınların kamusal yaşama katılmaları gerçekleştikten sonra siyasal katılım hakkının da kararlılıkla talep edileceğini belirtiyorlar. Üstelik oy hakkının kazanılmasının çok uzun zaman almayacağı, yakın bir gelecekte kazanılacağı öne sürülüyor ve hatta bir tarih bile saptıyor: 1 Mayıs 1336 (1920)! Bu da Cumhuriyet döneminde elde edilen oy hakkının "gökten zembille inmediğini" bir kez daha kanıtlıyor. İddia edildiğinin tersine, Osmanlı toplumunda, değerlerin sorgulanması, çeşitli hak ve özgürlük taleplerinin gündeme getirilmesi ve kamuoyunda tartışılarak uygulamaya geçirilmesi açısından, dergileri ve dernekleriyle bir hayli eylemci bir kadın hareketi yaşanmıştır. Zaten, 27 Temmuz 1329 tarihli ve 102 sayılı Kadınlar Dünyası'nda yer alan şu satırları okuduktan sonra aksini düşünmek oldukça zor olsa gerek:

"Son zamanlarda Osmanlı kadınlığı can sahibi olduğunu, varolduğunu gösterdi... Bu hareketi kadınlığın bütün tabakalarında müşahede ediyoruz... Artık şimdi yaşayışımızın yanlışlıklarını bulup ortaya koyuyoruz... Artık iman ettik ki, hayatımız iyi bir hayat değildir... Artık kadınlık böyle yaşamayacaktır ve yaşayamaz. Buna katiyyen emin olunuz."

 


Kişisel Veri Politikası
Aydınlatma Metni
Üye Aydınlatma Metni
Çerez Politikası


Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2021. Her hakkı saklıdır.

Site Üretimi ModusNova









İnternet sitemizi kullanırken deneyiminizi iyileştirmek için çerezlerden faydalanmaktayız. Detaylar için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.
X