Önsöz, "Ovalayarak Yıkamak", s. 11-14
11 Eylül 2001 Salı günü, öğlen saat 12:46’da Londra’daki St Mary’s Hastanesi’nin 3 numaralı ameliyathanesinde gerçekleştirdiğim ilk apandis ameliyatından yeni çıkmıştım ve mutluluktan uçuyordum. Tıp fakültesinde geçirdiğim altı uzun yılın ardından, nihayet gerçekten işe yarayan bir şey yapmıştım. O sırada bilmiyordum ama sonraki yirmi yıl boyunca insanların karınlarının karanlık girintilerinde bu gizemli ağrı kaynağını yani apandisi bulmaya çalışarak uzun geceler geçirecektim. Habersiz olduğum bir diğer şey ise bağırsakta yaşayan bakterilere ve o bakterilerin kırılgan bedenlerimizin işleyişindeki kritik önemine kafayı takacak olmamdı. Ve her cerrahın kariyerinde, ameliyata hiç gerek olmasaydı herkes için daha iyi olurdu diye düşündüğü bir zamanın geldiğini de bilmiyordum.
Belki sizin de apandisinizi benim gibi bir cerrah almıştır; apandisin işlevsiz bir organ olduğunu, önemsiz bir evrimsel ayrıntı sayılabileceğini söylemiş olabilir. Apandis olmadan gayet mutlu bir yaşam sürülebileceği doğru, ama işe yaramaz olmadığı da bir gerçek. Bize ne kadar tuhaf gelirse gelsin, her bir organımız evrimsel süreçte belli bir nedenle edinilmiş ve korunmuştur. Çocukken apandisi alınmış kişilerin iltihabi/enflamatuar bağırsak hastalığına, Clostridium difficile enfeksiyonlarına, kolon kanserine ve hatta huzursuz (irritabl) bağırsak sendromuna (HBS) yakalanma riskinin artmasının nedeni sırf tesadüf ya da şanssızlık değildir. Apandisin görevinin ne olduğunu ortaya koyamadık diye bir görevinin olmadığını varsaymamız çok saçma. Halbuki mütevazı apandisimiz, yakın zamana kadar bize bütünüyle yabancı olan çok sayıda mikroskobik yaşam formu barındırır. Artık keşfedildiklerine göre, modern bilimde hâlâ varlığını sürdüren bu gizem çok geçmeden açıklığa kavuşabilir.
2001 yılının o salı günü saat 13:03’te, ben ameliyathaneden çıkıp dördüncü kattaki kafeteryaya girdiğim sırada, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin Güney Kulesi’ne ikinci uçak çarptı. Tüm dünya durmuştu ve herkes 2996 kişinin öldürülüşünü sessizce seyrediyordu. Heathrow Havalimanı’nın uçuş güzergâhı çalıştığım hastanenin üzerinden geçiyordu. O gecenin ilerleyen saatlerinde, hastanede pencerenin önünde dikilmiş dışarı bakarken göğün bomboş olmasını garipsemiş ve şehrin üzerine çöken dehşeti hissetmiştim. Hiç kimse bu vahşetin intikamının ne kadar kanlı olacağını hayal edemezdi. Teröre karşı açılan savaş 900 bin cana ve 8 trilyon ABD dolarına mal olacak, 38 milyon insanı ve mikroplarını ise dünyanın dört bir yanına dağıtacaktı. Küresel askeri saldırının şok dalgasıyla yayılan dijital kültür –XXL boyda, tüketime hazır, bir alana bir bedavalı, ânında teslim edilen gıdalarıyla– insanlar istemese de beslenme tarzlarını ve yaşamlarını homojenleştirdi. Böylelikle, kökleri İkinci Dünya Savaşı’na dayanan ve savaşın ardından mikrobiyolojik kaos yaratan küreselleştirilmiş yaşam tarzı hızla yayılarak insanların sağlığına zarar verdi.
1800’lerde yaşamış bir cerrahtan benim ameliyathanemde apandis ameliyatı yapması istense, kültürel ve teknolojik değişimler kadar hasta sağkalımındaki gelişmeler karşısında da oldukça şaşırırdı. Ama yine de ameliyatın temel öğelerini tanırdı, çünkü yirmi birinci yüzyılın uygulamalarının büyük bölümü on dokuzuncu yüzyılın bilimsel ilkelerine dayanır. Binlerce yıldır cerrahi ölümlerin başlıca nedeni enfeksiyon olmuştur ve hâlâ da öyledir. Ancak on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda antisepsi ve antibiyotikler konusunda gerçekleşen önemli keşifler ve yenilikler cerrahi işlemlerin sonuçlarını değiştirdi. Mesleğim için elleri “ovalayarak yıkamak” bir geçiş töreni ve performans sanatı olmayı sürdürüyor. Düşünmek için, zihinsel prova yapmak için ve bazen de paniğe kapılmak için zaman sunuyor. Elleri ovalayarak yıkamak cerrahinin en önemli eylemlerinden biridir, çünkü bakteriler düşmandır ve belli bir koreografisi olan bu dans elleri onlardan arındırır. Benim klinik pratiğimin büyük bölümü mikroorganizmalarla savaş halinde geçti. Fakat tıp mesleği topluca öyle çok antibiyotiği o kadar pervasızca reçete etti ki, bakteriler artık bu değerli ilaçlara karşı direnç kazandı. Onların yerini alabilecek yeni ilaçlarımızın olmaması insanı ürkütüyor.
İnsanlık bu zaman diliminde sağlık hizmetlerinin her alanında olağanüstü ilerleme kaydetti; örneğin kanserden sağ kurtulma şansı sadece elli yılda %50 arttı. Ama tüm sorunlar çözülmüş değil. Bugün insan toplumu, ilerlemeyle birlikte gelen bazı hastalıklardaki ve bozukluklardaki ürkütücü artışla baş etmeye uğraşıyor; astım, alerjiler, otoimmün hastalıklar ve hatta otizm gibi. Bu rahatsızlıkların toplumlardaki artış örüntülerine bakıldığında, yaşanan yer, ekonomik durum ve gelişmiş tespit yöntemlerine erişim gibi etmenlere göre değiştiği görülüyor. Yine de gezegendeki yaygınlıklarında görülen istikrarlı ve inkâr edilemez tırmanış, genetik çeşitlilikle ya da teşhislerin tanım aralıklarının değişmesiyle açıklanamaz. Söz konusu rahatsızlıkların çoğu, büyük ölçüde küçük yaştakileri ve ileri yaştakileri etkiliyor: 2019 yılında beş yaşın altındaki tahminen 38,2 milyon çocuk fazla kilolu veya obezdi; üstelik bu sayı sürekli artıyor. Bu da yetişkin olduklarında büyük oranda diyabet ve kardiyovasküler hastalık yükü taşıyacakları anlamına geliyor; bunlar küresel çapta bir numaralı ölüm nedenleri. Ayrıca Z kuşağının, 1960’larda doğan birine göre bağırsak kanserine yakalanma riskinin dört kat daha fazla olması bekleniyor. Hızla yaşlanan nüfusumuzda Alzheimer hastalığı ve demans görülme sıklığı da o kadar hızlı artıyor ki, 2050 yılına gelindiğinde gezegendeki 151 milyon insan kendi ailesini tanıyamayacak.
Bu rahatsızlıklara müdahale etmek için kullandığımız ilaçların çoğunun insanların çoğunda işe yaramıyor olması korkutucu; üstüne üstlük, sıkıntı çekenler için yeni tedaviler üretmesi beklenen ilaç geliştirme çalışmaları tehlikeli bir şekilde verimsizleşiyor. Bunun sonucunda benim mesleğim de duruma uyum sağlamak zorunda kaldı; yeni prosedürler yaratmakla kalmayıp yeni cerrahi uzmanlık alanları da geliştirdik. Örneğin kilo verdirmek için uygulanan bariyatrik cerrahi, ben yeterliliğimi aldığım sırada bir alt-uzmanlık alanı olarak mevcut değildi. Bugün ise sadece ABD’de her yıl kilo verdirme amacıyla 250 binden fazla ameliyat yapılıyor.
Yirmi birinci yüzyıl yaşamı solunum yollarımızın kapanmasına, cildimizin pul pul dökülmesine, eklemlerimizin şişmesine, bağırsaklarımızın kanamasına, atardamarlarımızın tıkanmasına ve beynimizin işleyişinin bozulmasına neden oluyor. Bulaşıcı olmayan hastalıkların bu küresel salgını, insanlık için bulaşıcı herhangi bir hastalıktan daha büyük bir tehdit oluşturuyor olabilir. Tedavi sağlamak amacıyla kurulan sağlık sistemleri giderek daha sürdürülemez duruma geliyor. Eğer bu krize nasıl ve niçin sürüklendiğimizi –ve çözüme nasıl ulaşacağımızı– gerçekten anlamaya niyetliysek, mikroplarımızla aramızdaki ilişkiyi derhal yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.